Bölüm 2 - Görünmeyen Gürültü
Yazar: NUR AKDEMİR

Bölüm 2 — Görünmeyen Gürültü “İnsan en çok, kimsenin fark etmediği yerde kırılır.” Bu cümle zihnimden çıkmadı. Okulun kapısından içeri adım attığım anda bile peşimdeydi. Sanki duvarlara yapışmış, koridorda benimle yürüyordu. Kalabalığın içine girdim. Sesler vardı. Çok ses. Ama hiçbiri bana ait değildi. Birisi gülüyordu. Birisi bağırıyordu. Birisi koşuyordu. Herkes bir şeyin içindeydi. Ben ise hiçbir şeyin dışında gibi değildim… sanki “hiçlik” bile bana yer açmamıştı. Adımlarımı hissediyordum. Bu garipti. İnsan normalde yürürken ayaklarını düşünmez. Ben düşünüyordum. Çünkü her adımım bana şunu hatırlatıyordu: buradasın. Keşke bazen orada olmasam. Sınıfa girdim. Arka sıraya oturdum. Bu bir tercih değil. Sadece alışkanlık değil. Bu, kimsenin bana “yer açmadığı” bir dünyada kendime bulduğum tek boşluk. Çantamı sıranın yanına koydum. Açmadım. Çünkü içinden çıkacak hiçbir şey yoktu aslında. Defter bile sadece bir saklama yöntemiydi. Düşüncelerimi dışarı sızdırmamak için kapatılmış bir kutu gibi. Öğretmen konuşuyordu. Sınav. Sonuç. Not. Kelime kelime duyuyordum ama anlamlar bende başka bir yere düşüyordu. Sanki herkes aynı dili konuşuyordu da ben çevirisiz kalmıştım. İsmim söylendi. “Mine Bulut.” Bunu duymak her seferinde aynı his değil. Her seferinde biraz daha eksilme gibi. Ayağa kalktım. Sınıfın bana bakıp bakmadığını bile bilmiyorum. Bakmalar bile artık önemli değil. Çünkü insan uzun süre görünmez kalınca, bakışların bile ağırlığı kalmıyor. “Orta seviyenin altı.” Cümle. Basit. Kısa. Ama içimde yankısı uzun. Bir şey daha düştü içime. Bir sayı değildi bu. Bir değer cümlesi değildi. Bu, benim için çizilen sınır gibiydi. “Sen buraya kadarsın.” Oturdum. Kimse bir şey demedi. Zaten kimse bir şey demediğinde daha çok hissediyorsun her şeyi. Çünkü sessizlik, boşluk değil. Bazen en ağır doluluk. Zil çaldı. Herkes ayağa kalktı. Ben kalkmadım. Çünkü nereye kalkacağımı bilmiyorum. Koridordan sesler geçiyordu. Hayatın devam ettiği yer orasıydı. Benim içimde ise hiçbir şey ilerlemiyordu. Sadece aynı yerde dönüp duruyordu düşünceler. “Eve gideceksin.” Evet. Gideceğim. Ama “ev” dediğim şey gerçekten bir yer mi, yoksa sadece her gün geri dönmek zorunda olduğum bir durum mu, bunu bilmiyorum. Çantamı aldım. Yavaşça çıktım sınıftan. Koridor kalabalıktı. Ama ilginç olan şu: Kalabalık içinde bile yalnız kalabiliyordum. Bu bir beceri gibi artık. Okuldan çıkmadan önce durdum. Kapı. Eşik. İçerisi ve dışarısı. İkisinin de birbirinden farkı yok gibi geliyor bazen. Sadece duvarların rengi değişiyor. “İyi misin?” Bir gün biri bunu soracak mı diye düşünüyorum. Ama sonra aklıma şu geliyor: Sorsalar bile cevap vermeye gücüm olur mu? Çünkü insan bazı sorulara cevap veremez. Çünkü cevaplar yoktur. Sadece dolu bir boğaz vardır. Yürümeye başladım. Eve giden yol. Aynı taşlar. Aynı kaldırımlar. Aynı insanlar. Ama ben her gün biraz daha farklıyım. Ya da daha doğrusu… Her gün biraz daha eksik. Ev. Bu kelime bile bazen ağır. Kapıyı açtığımda neyle karşılaşacağımı biliyorum. Ama yine de her seferinde sanki ilk kez olacakmış gibi bir gerginlik oluyor içimde. Sanki ev, beni beklemiyor da ben kendimi oraya mecbur bırakıyorum. Düşünüyorum. Eve gidince ne yapacağım? Odaya çıkacağım. Kapıyı kapatacağım. Sessiz olacağım. Sessiz kalmak zaten en iyi bildiğim şey. Belki yatağa uzanırım. Tavana bakarım. Tavan değişmez. Bu iyi. Çünkü değişmeyen şeyler bazen güven verir. Bazen de sadece hiçbir şeyin değişmeyeceğini hatırlatır. Defterim. Siyah. Açsam mı? Bilmiyorum. Çünkü yazmak bile bazen düşünceleri büyütür. Ve ben artık büyüyen şeylerden korkuyorum. Evin sokağına girdim. Her adım biraz daha yavaşlıyor. Sanki bedenim değil de içim geri çekiliyor. Kapıya yaklaştım. Durmadım. Durursam geri dönmek isteyebilirim. Ama geri dönmek diye bir şey yok. Sadece ileri gitmek var. Kapı. Elim. Anahtar. Bir an düşündüm. İçeride ne var? Cevabı biliyorum. Ama yine de sormak istiyorum: “Bugün daha az kırılacak mıyım?” Cevap yok. Kapıyı açtım