BÖLÜM 2
Yazar: Mey

"Hayatımın ipi elimden kaçtı bir kere. Ne o ipi yakalayabildim ne yaşamaya devam edebildim". Günler birbirini kovalarken burdaki pek çok işimizi halletmiştik. Yarın İstanbula gidiyorduk. Heyecanla karışık sabırsızlık tüm bedenimi sarmıştı. Sayar ailesini, verecekleri tepkileri, arkamdan kazacakları kuyuları merak ediyordum. Onların yapacakları şeyler beni korkutmaktan çok uzaktı. Ölümden korkmayan birisini kimse korkutamazdı. Hazan'ın ani fren yapmasıyla irkildim. Önündeki araçla takip mesafesini korumadığı için ani frenle vücutlarımız öne doğru gitmişti. Normalde bu yaptığına kızabilirdim. Şu an hissettiklerimse sinirden çok uzaktı. Hazan çok iyi araba kullanırdı hatta ondan beklenmeyecek şekilde hız tutkunuydu. Tutkusunun ona zarar vermesinden korktuğumdan birlikte bir yere gideceğimiz zaman arabayı genelde ben kullanırdım. Teyzemi ziyarete giderken, araba kullanmak ona iyi gelebilir diye düşünmüştüm. Dalgınlıkla yaptığı hatalar pek de mantıklı düşünmediğimi kanıtlıyordu. Nerdeyse kaza yapacağı için gerilmişti. Gerginliği azalsın diye kafasını dağıtmak istedim. Her ne kadar o tam tersini de iddia etse onunla uğraşmamı seviyordu. "Bir de iyi şoförüm dersin, bizim kör Sedef bile koklaya koklaya senden iyi sürer arabayı" dedim. Az önceki endişeli bakışları hızla kaybolduğunda arabayı çalıştırdı. " Senden iyi sürüyorum diye hasetlenme. Kesin senin nazarın değdi zaten. O mavi gözlerinle nazardan deveyi bile devirirsin sen." Bir kahkaha atıp devam etti. "Hem Sedef kör değil. O nerden çıktı" dedi. "Ne biliyim, sen Sedef ehliyet sınavında 9 kere kaldı diyince ben de kör sandım" dedim. O da dediğime hak verip güldü. Bu konuşmadan sonra yol boyunca sessizlik hakimdi. -Kumköy Mezarlığı- tabelasını gördüğümüzde ikimizde sustuk. Arabadan inince irkilmiştim. Kasım ayı kendini hissettirmeye başlamıştı. Ben soğuk hava severdim. Beynim böyle havalarda daha iyi çalışıyor gibi hissediyordum. Hazan ise üşümekten nefret ederdi. Annesinin mezarına geldiğimizden üşümesini umursamadı. Ben onun yerine arka koltuktan şalını alıp omzuna koydum. Yazmalarımızı da örtüp Hazal teyzemin kabrine doğru yürüdük. Mezarının üzeri çiçek bahçesi gibiydi. Kasımpatı, mor papatya, zenya... Her gelişimizde rengarenk çiçekler getirirdik. Bu sefer de çilli petunyalardan getirmiştik. Diğer çiçeklerden kalan ufak bir boşluğa petunyayı dikerken Hazoş'umla konuşmaya başladım. Beni duyduğunu biliyordum. "Biz geldik güzellik. Bir süre buralarda olamayacağız. Halletmemiz gereken işler, ödeşmem gereken kişiler var. Ne kadar sürer bilmiyorum ama buraya tekrar geldiğimde daha güçlü, daha mutlu bir Umay görüceksin. Herkes hak ettiğini yaşadıktan sonra omzumdaki yüklerden kurtulup sana gelicem Teyze. İşte o zaman uzun uzun konuşuruz. Şimdi kızınla yalnız bırakıyorum seni, birbirinizi özlemişsinizdir. Hasret giderin. Mektubunda da dediğin gibi. Merak etme, Hazan bana emanet." Mezarın başındaki ağacı ve çiçekleri suladım. Hazan'ın başına minik bir öpücük kondurup arabaya doğru yürüdüm. Kalçamı arabaya yaslayıp Hazan'ı izlemeye başladım. Ne zaman buraya gelsek uzun uzun konuşurdu annesiyle. Ben hem teyzemi kaybettiğim için hem de Hazan'ın annesizliğine üzülürdüm. Bu hayat bana üzülmem için çok fazla neden vermişti. Bakışlarımla Hazan'ı takip etmeyi bırakıp beklerken biraz oyalanmak için telefonumu çıkardım. Bir magazin sayfasında gördüğüm haber damarlarımda akan kanı hızlandırmıştı. "Ünlü çiftin isteme töreni yarın Sayar ailesine ait malikanede yapılacak." Amcamlar hakkında bilgi aldığım bir kaynağım vardı. Azra ile iki sene önce çalışmaya başlamıştım. Bazı insanlar parayla kolayca satın alınabilirdi. Azra da öyle bir insandı. Amcamın yönetici asistanı olduğundan hem şirket hem de aile içi konularda bilgisi oluyordu. Ancak bu kez dediği çıkmamıştı. İsteme töreninin önümüzdeki ay olacağını söylemişti. Tek görevi birkaç cümleyle günlük gelişmelerden beni haberdar etmekti. Ama ben gelişmeleri magazin sayfasından öğreniyordum. İşlerini düzgün yapmayan insanlardan nefret ediyordum. Olayl…