Matem Havası
Yazar: Mey
İntikam hırsı önce beni yaktı. Ben tek yanamayacak kadar bencildim, yanıma onu da çektim. O da ateşi söndürmedi, aksine harladı. ......... Ben, Umay Sayar. Ben…

Bolumler
- Tanıtım
- Bölüm 1
- BÖLÜM 2
- BÖLÜM 3
- BÖLÜM 4 "En büyük zararı kendime verdim. Bir amaç uğruna tüm hayatımı heba ettim. Şimdi dönüp bakıyorum ardıma, Ne yaşama sevinci kalmış bir parça Ne de eski benden bir hatıra." Bu evde uyandığım ilk sabahtı. Gece perdenin kapalı olup olmadığına dikkat etmediğim için sabahın ilk saatlerinde gözüme vuran güneş ışıklarıyla uyandım. Amcamla konuşmam pek istediğim gibi geçmediği için gergin bir şekilde uyumuştum. Tüm gece uykuda dişimi sıktığımdan çenemdeki ağrı bana sürpriz olmadı. Benim için zor gecelerin sabahı bu ağrıyı yaşamak rutinleşmişti. İnsanlar plan yaparken her şeyin kendi varsayımları çerçevesinde gerçekleşeceğini düşünürdü. Oysa gelir gelmez iradem dışında plandan sapmak zorunda kalmıştım. Serpil ısrarla amcamı çağırdığından sadece birkaç dakika konuşabilmiştik. Ben bir an önce şirkette işe başlamayı hayal ederken amcam biraz beklemem gerektiğini söylemişti. Ne kadar ikna etmeye çalışsam da onun gözünde tecrübesiz, eğitimsiz, hayatı boyunca onun gönderdiği parayla geçinen bir kadındım. Bana uygun bir pozisyon açılmasını beklememi istemişti. Planımın bir iki gün gecikmesinin bana zararı olmazdı. Ama fazla ısrarcı olmam amcamı şüphelendirebilirdi. Onun için daha duygusal gerekçelerle yaklaşıp ikna etmeye çalışacaktım. Hızlıca bir duş alıp karşı yatağımda yatan Hazan'ı rahatsız etmeden aşağı indim. Aşağıdan konuşma sesleri geldiğinde durup dinlemeye başladım. "Sen ne kadar safsın Hakan ya, kız durdu durdu tam kızımın isteme töreninin olacağı gün geldi. Tüm töreni mahvettiler. Onu geçtim Malkoç'lar şirket hisselerinin tamamının sana ait olmadığını öğrendi. Dün vazgeçecekler diye ödüm koptu. Aileler arasında bir evlilik bağı olsun diye seni zar zor ikna ettim zaten. Şimdi sen bittin yeğenin yüzünden stres olmaya başladım. Hasta edeceksiniz beni amcalı yeğenli." diyen Serpil'in itici sesi bugünün zor geçeceğinin işaretiydi. Demek ki Buse ve Berkin'i evlendirmek gibi "dahiyane" fikir bu kadından çıkmıştı. Burada kaldığım süre boyunca kendisinden hiç hoşlanmayacağıma emindim. Kocası gibi o da nefretimi kazanmıştı. Üst katın merdiveninden de inme sesleri gelince beklemeyi bırakıp harekete geçtim. Arkamdan gelen Sezen ablaydı. Salona girince dün geceki dağınıklık ve fazla olan dekorasyonların toplandığını gördüm. Bu haliyle en azından biraz daha ev hissiyatı veriyordu. "Günaydın" diyerek masaya oturdum. Serpil sanki ben hiç yokmuşum gibi konuşmaya devam etti. "Hakan akşam sakın geç kalma. İnsanlara ayıp olur. Akşam yemeği için balık yaptırmayı düşünüyorum. Sen çocuklara her zamanki balıkçıdan balık aldırıp gönderirsin" dedi. Akşama misafirlerimiz vardı. Kimin geleceğini merak etsem de sormadım. Sezen ablanın ağzını arayarak öğrenirdim. Ekmeğime sürdüğüm kaymağın üzerine bal sıkıp ağzıma götürürken amcam konuşmaya başladı. "Günaydın kızım. Rahat yatmışsınızdır umarım. Bugün isterseniz çıkıp kendinize yeni mobilyalar alın. Hazan'la aynı odada kalmak zorunda değilsiniz. İkinize ayrı odalar ayarladım. İçine sinmeyen bir şey olursa söylemen yeterli." diyen amcam cevap verecekken ağzım açık kaldı. Serpil tüm sözlerimi ağzıma sıkıştırmıştı. "Hayatım, kızlar misafir. Ne gerek var mobilya almalarına, misafir odalarındaki her şey yeni zaten. Kısa süre için bu kadar masraf yaptırmak istemez kızlar da. Değil mi Umaycım?" diyen Serpil'in ağzına bir tane çarpmak istedim. Dün akşam tüm valizlerimiz taşınırken o da salondaydı. Kimse o kadar valizle misafirliğe gelmezdi. Bilerek misafir olduğumuzu vurgulamaya çalışıyordu. Normalde mobilya ya da odayla ilgili bir problemim yoktu. Ama Serpil'in artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlaması lazımdı. Amcam konuşmaya hazırlanırken onun konulmasına fırsat vermeden konuşmaya başladım. " Aaa yenge olur mu öyle şey? Burası benim evim sayılır. Pardon, lafın gelişi "sayılır" dedim. Yoksa zaten benim evim. İnsan evinde misafir olur mu hiç? Sen merak etme, ben kendimi hiç misafirmiş gibi hissetmiyorum. Buralarda kalıcıyım. " Serpil'in kızaran suratı beni keyiflendirdi. "Amca bugün gidip yeni mobilya alırım. Senin de dediğin gibi iki odayı tamamen boşaltsınlar. A'dan Z'ye her şeyi yeni alacağım. Benim dışarıda küçük bir işim var. Onu halledip geleyim Hazan'da uyanmış olur, onu alıp mobilya almaya çıkarım." dedim. Nereye gideceğimi soran amcama dünden beri içimde tuttuğum zehri püskürtme zamanı gelmişti. " Siz isteme töreni için ailemin öldürüldüğü günü seçtiğinizden dün onları ziyarete gidemedim. Onları görmeye gideceğim. Malum, benden başka pek ziyaretçileri yok." Dediklerimi dinledikçe amcamın yüzüne hüzün çöktü. "Tarihin hiç farkında değilim. O kadar yoğunum ki son günlerde, kusura bakma kızım." O konuşurken son lokmamı da ağzıma atıp masadan kalktım. Bu konuda ona başka bir şey söylemeyecektim. Konuşmaya başlarsam kendimi tutamayabilirdim. Katilin, failinin ölüm yıldönümünü hatırlayıp hatırlamadığını önemsemiyordum. Ben çoktan kusuruna bakmıştım. Tüm kusurlarının, günahlarının bedenini ödeyecekti. "Afiyet olsun size. Ben çantamı alıp çıkacağım. Amca bu arada dün gece pek konuşamadık. Anladığım kadarıyla bu akşam da misafirimiz var. Misafirler gittikten sonra bana bir saat ayırabilir misin? Seninle konuşmam gereken konular var" dedim. Başıyla beni onayladığında çantamı alıp evden çıktım. Arabama binip ailemin mezarlığına gitmek için yola koyuldum. Yolda Azra'ya mezarlığın yakınındaki ormanlık alanının konumunu atıp oraya gelmesini istedim. Buraya en son gelişimin üstünden bir sene geçmişti. Onları çok özlüyordum. Mezarlarının başına vardığımda gözlerim doldu. Ama yine de ağlayamadım. Solda küçük erkek kardeşim Atakan'ın mezarı vardı. Onun hemen yanında annem Elif yatıyordu. Yanında babam Çağatay'ın mezarı vardı. Onun yanında ise abim Kuzey vardı. Atakan öldürüldüğünde daha bir yaşında bile değildi. Daha süt kuzusuydu. Abim ise altı yaşındaydı. "İnsan abisinden nasıl büyük olabilir?" diye düşündüm. Olabiliyormuş. Yaşasaydı 23 yaşında olacaktı. Bana nasıl bir abi olacağını hiçbir zaman bilemeyecektim. Anne, babamın yüzlerini fotoğraflardan biliyordum. Ama abim ve kardeşimin hiç fotoğrafını bulamadığımdan ikisinin de yüzünü hatırlayamıyordum. Yüzünü bile bilmediğim kardeşlerimi özlüyordum. Derin bir iç çektim. İlerideki çeşmeden doldurduğum suyla mezarlarındaki çiçekleri suladım. Ben gelemesem de sürekli mezar bakımlarını yaptırmıştım. Artık burada olduğuma göre bizzat ben ilgilenebilirdim. Duamı ettikten sonra vedalaşma vaktim gelmişti. "Canım ailem, tekrardan buradayım. Evdeyim. Lafın gelişi ev diyorum işte. İçinde siz yokken o ev bir yuva değil de savaş meydanı benim için. Sizin hayatınızı çalan amcamın hayatını öyle bir alt üst edeceğim ki "Keşke ben de ölseydim de bu günleri yaşamasaydım" diyecek. Olur da başaramazsam, sizinle kavuşmam yakındır. İki türlü de kabulüm." dedim. Ölümden korkmayan birini yenemezlerdi. Ben de ölümden korkmuyordum. Benim tek korkum Hazan'ın zarar görmesiydi. Onu korumak için elimden gelenin fazlasını yapacaktım. Mezar taşlarını okşayıp aileme veda ettim. Geldiğimden beri izleniyormuş hissinden bir türlü kurtulamıyordum. Arabama doğru ilerlerken sağı solu kontrol etsem de kimseyi göremedim. Eğer gerçekten izleniyorsam Azra'yla buluşamazdım. Tehlikeye atmak istemediğimden Azra'ya istediğim belgeleri alışveriş merkezindeki istediğim mobilya mağazasına bırakmasını istedim. Alışveriş yaptığımda almam daha kolay olurdu. Takip edilip edilmediğimi anlamak için yol boyunca sürekli arkamı kontrol etmiştim. Plakasız siyah bir araba uzak mesafeden yirmi kilometre boyunca beni takip etmişti. Merakıma hakim olamayıp yol kenarında durdum. Silahımı dışardan kimsenin göremeyeceği şekilde koltuğun kenarında tutarak elime aldım. Onları fark ettiğimi anlamış olacaklar ki durmadan hızlanarak yola devam ettiler. Arabanın yan camları siyah filmli olsa da ön camdan arabada iki kişi olduğunu ve birisinin yüzünü kısmen görebilmiştim. Bir süre bekledim. Onlar ilerledikten sonra ters yöne girerek Sayar Malikanesine doğru gitmeye başladım. Mezarlığa geleceğimi amcam biliyordu. Ama mezarlıkta beni neden takip ettirdiğini anlamamıştım. Benim başka bir yere gideceğimden de şüphelenmiş olamazdı. Dünden beri şüpheleneceği hiçbir şey yapmamıştım. Eğer onun adamlarıysa yüzünü kısmen gördüğüm kişiyi teşhis edebilirdim. Bu işi yarına bırakarak Hazan'ı aradım. "Uyuyan güzel, günaydın. Hadi kalk hazırlan alışveriş merkezine gitmemiz lazım." "Bir de bana alışveriş bağımlısı dersin en azından ben gözümü alışveriş diye açmıyorum" diyen uykulu sesi beni gülümsetti. "Ne sabahı kızım, öğlen oldu. On dakikaya evdeyim. Eğer hazır olmazsan alışverişi unut" dedim. Telefonu yüzüme kapattığında koşarak banyoya gittiğine emindim. Her zaman bakımlı olmayı sevdiğinden hazırlanma süresine normalde karışmazdım. Ama belgelerin uzun süre o mağazada kalması tehlikeli olabilirdi. Ondan dolayı bugünlük acele etmesi gerekiyordu. Evin önüne geldiğimde Hazan kapıda beni bekliyordu. Ben durduğumda arabaya hızlıca bindi. "Hızlı sür, çabuk kaçalım bu evden. Serpil yengen evde terör estiriyor. Tüm çalışanlar evde koşturuyor. Ben çıkarken Buse'yi de bir kenara çekmişti. Kim bilir kıza ne zehirler akıtıyordu o yılan dilinden." dedi. "Farkındayım. Bu evlilik işini amcama kabul ettiren de yengemmiş. Zaten Buse evlenmeye çok istekli durmuyor. Onu ikna etmeye çalışıyordur. Bu konuyla sonra ilgileneceğim. Sen şimdilik Serpil'e karışmamaya çalış." Hazan yola çıkmamızla koltuğa yerleşip beni onayladı. Sık sık arkamı kontrol ederek arabayı yol boyunca süratle kullandım. Sabahki olayın etkileri halâ üzerimde olduğundan kontrolcülüğüm sınırlarımı zorluyordu. Takip edenlerin kim olduğunu öğrenene kadar içim rahat etmeyecekti. Hazan telefonuyla ilgilenirken ekrana kısa bir bakış attım. Dün gece çekilen birkaç poz basına sızdırılmıştı. Bu fotoğrafları sızdıranın Serpil olduğuna emindim. Hazan üzgün yüzü canımı sıktı. Berkin'i beğendiğini uzun süredir biliyordum. Popüler insanlara beğeni duyulması normal karşılanabilirdi. Ama birini sadece beğenmek kimseyi bu hale getirmezdi. "Hazan burada kalmak zorunda değilsin. Bak görüyorsun, düşündüğün gibi kötü bir yer değil burası. Ben tek başıma halledebilirim. Benim için kalmak zorundaymışsın gibi hissetme. Hem bak Alperen de orda, yalnız kalmazsın." dedim. Ben konuşurken alışveriş merkezinin otoparkına gelmiştik. Ben arabayı park ederken o da telefonun ekranını kapatıp çantasına koydu. Sarı uzun saçlarını sağ tarafta toplayıp bana doğru döndü. Ağzını açtı, sonra tekrar kapadı. Beynindeki fırtınayı cümlelere dökemiyor gibiydi. Eli sağ tarafında topladığı saçlarına gitti. Ona doğru dönüp ellerine uzandım. İki elini de avcumun içine aldım. Elinin saçına gitmesinin sebebini biliyordum. Yine farkında olmadan saçından birkaç tutam yolucaktı. Sonunda cümleleri toparlayabildiğinde konuşmaya başladı. Uzun bir konuşma olacağa benziyordu. "Umay, bunları neden söylediğini biliyorum. Bak, ben Berkin'i uzun zamandır takip ediyorum. Bir iki sene önce bir magazin haberini görmüştüm. O fotoğrafta gülüşü çok hoşuma gitmişti. Ben de instagram hesabını, sahte hesabımdan takip ettim. Sürekli paylaşımlarını kontrol ediyordum. Ama asla mesaj atmadım. Normalde hep neşeli paylaşımlar yapan biriydi. Birkaç ay önce uzun süre paylaşım yapmadı. Sonra da gece yarısı bir şarkı paylaştı. Hiç bir şeyi kafasına takmayan, hızlı yaşayan, çok gülen birisine uymayan bir şarkıydı. (Dolu Kadehi Ters Tut ft. Can Ozan- Ölene Dek) Ben de ona mesaj attım. On gün mesajlaştık. Sadece on gün. " gözleri dolarken avcumdaki elini alıp avuç içlerini eteğine sürttü. Gözlerini yukarı bakarken birkaç kez kırpıştırdı. Biz birbirimize her şeyi anlatırdık. İlkokul aşkından bugüne kadar bana anlatmadığı ilk şey buydu. Bana anlatmadığı için ona kızmadım. Aksine Berkin'le arasındaki bağın sadece fiziksel bir beğeni olmadığını anladığımdan içim burkuldu. Bana anlatmaması, kendisine de itiraf etmek istemediğindendi. Tekrar elimi tutup konuşmaya devam etti. "Sonra sen gelip kuzeninin Malkoçların gelini olacağını anlattın. Hatırlarsan midem bulanıyor deyip odama gitmiştim koşarak. Bütün gece o kişi Berkin olmasın diye dua ettim. 10 gün çok kısa bir süre, biliyorum. O kısacık sürede senden sonra ilk defa birisine içimi açtım. İlk kez birisinin mesajlarını tekrar tekrar okudum. Onunla konuşurken öyle mutluydum ki iki sene sonra ilk defa yaşamak istedim." Gözlerinden birkaç damla yaş aktı. Ellerini bıraktım. Onun ağlamasını sevmiyordum. O benim kardeşimdi. Bana neden söylemediğini az çok anlamıştım. " Eğer sana anlatırsam onun için geldiğimi düşünebilirsin diye söyleyemedim. Ben, o sabah evlenecek kişinin Berkin olduğunu öğrenince onu hemen engelledim. Buraya gelme sebebim onunla yakın olmak ya da onu görmek değil. Ben seni yalnız bırakmak istemediğimden geldim. Halâ da öyle. Sadece dün onu görmek biraz beni kötü etkiledi. O kadar." Tahmin ettiğim gibi yanlış anlaşılmaktan çekinmişti. Berkin konuştuğu kızın Hazan olduğunu bilmemesine rağmen gözleri sürekli onun üstündeydi. Hazan ise duygularına rağmen onu görmezden gelmişti. "Sen bana tam aksini söylesen de ben inanmam. Seni, ne düşündüğünü, ne hissettiğini o kadar iyi biliyorum ki. Onun için kendini bana açıklamak zorunda değilsin. Berkin konusunda ne zaman konuşmak iatersen burdayım. Eğer bir gün evimize dönmek istersen beni düşünme. Ben eninde sonunda evimize, sana dönerim." dedim. Daha fazla bu arabada oturup ağlamasını istemiyordum. "Rapunzelim hadi kalk. " deyip çantamdaki kartı çıkarıp ona gösterdim. "Amcam kartını verdi. İkimiz için de oda hazırlandı. Baştan istediğimiz mobilyalarla dekore edeceğiz." Gözleri parıldadı. Bu kız kesinlikle alışveriş yapmaya aşıktı. "Mobilyaları aldıktan sonra biraz diğer mağazaları da gezeriz değil mi? İstediğim elbiseyi bizim orda bulamamıştım. Kesinlikle burada stok vardır." dediğinde ona gülümsedim. İlk durağımız bir mobilya mağazası oldu. Kendim için lacivert-krem renklerinde ahşap desenleri de olan bir takımı seçtim. Mobilya umrumda değildi. Serpil'i sinir etmek istediğimden hızlıca bir modeli seçtim. Hazan, bohem tarzda bir yatak odasını hızlıca seçti. Normalde kararsız biriydi ama mobilya alışverişini hızlıca bitirip giysi alışverişine geçmek istediğinden aceleciydi. Ödemeyi yapıp onun istediği mağazaya geçtik. Hazan giysiler arasında kaybolurken ben de kabinlerin olduğu yere geçtim. Saçlarımı siyah bir şalla örttüm. Üzerimdekileri çıkarmadan koyu mavi renkli bir abayayı üzerime geçirdim. Çantamı kabinde bırakıp madeni para kullanarak kapıyı dışardan kilitledim. Azra'nın belgeleri bıraktığı mağazaya giderken takip edilme riskini göze alamazdım. Sabahki takip edilme olayından sonra daha dikkatli olmam gerekiyordu. Mezarlık dönüşü Alpi'yi arayıp gerçek saçtan yapılmış peruk temin etmesini istemiştim. Kendim de alabilirdim ama takip ediliyorsam peruk alışverişi yapmam kuşku uyandırabilirdi. Şimdilik mağazanın tesettür bölümünden aldığım giysilerle kısmen gizlenebildim. Belgelerin olduğu mağazanın kasasına gelip bırakılan belgeleri aldım. Belgeleri abayanın içinde tutarak eski mağazaya döndüm. Üstümdekileri de değiştirdikten sonra Hazan'ın yanına gittim. "Böceğim, sana yeni kabuklar aldım. " diyerek elindeki üç elbiseyi gösterdi. Birincisi kırmızı saten, askılı, düz bir elbiseydi. İkinci elbise etekleri fırfırlı, A kesim siyah bir elbiseydi. İkisini de beğenmiştim. Üçüncü elbise bebek mavisi, drapeli uzun bir elbiseydi. Hem tatlı hem de fiziği güzel gösterecek bir elbiseydi. Ama benim tarzım değildi. "Böcekler kovalasın seni Hazan. Güzelmiş, alalım üçünü de. Sen kendi alacaklarına da karar verdiysen çıkalım. Olaylı bir akşam yemeği bizi bekliyor." dedim. "Ne akşam yemeği, ne olayı, ne oluyor yine? Bu evde hiç ağız tadıyla iki lokma yemek yemeyecek miyiz? Hem bu mavi elbiseyi niye alıyoruz? Onu yüzündeki tiksinme ifadesini görmek için seçmiştim." dedi. On saniyede üst üste o kadar soru sormuştu ki kaçarak yanından uzaklaştım. Ödemeyi yapıp arabaya doğru giderken Hazan konuşmaya devam etti. Yolda akşam Malkoçlar'ın geleceğini ve kahvaltıdaki konuşmaları anlattım. Eve geldiğimizde Serpil ortalıkta yoktu. Hazırlanmak için kuaföre gitmişti. Hazan da dinleneceğini söyleyerek yukarı çıktı. Akşam Berkin'i göreceğini bildiğinden mutsuzdu. Ben de mutfağa gittim. Sezen Hanım ve diğer yardımcılar mutfakta akşam için balık, salata, helva, ara sıcak ve başlangıç hazırlıyorlardı. Hazan balık ve türevlerini çocukluktan beri yemezdi. Bu menüde yiyebileceği tek şey salataydı. Ona kıyamadığımdan kollarımı sıvayarak Hazan için yemek hazırlamaya başladım. Sezen abla ne kadar "ben yaparım, siz bırakın." dese de ben yapmaya kararlıydım. Hazan benim yemeklerimi çok severdi. Aslında genel olarak yemek yemeyi çok severdi. Stresliydim ve yemek yapmak bana iyi geliyordu. Yemeği yapıp üstümü değiştirmek için odaya gittiğim de Hazan hazırlanıyordu. Bugün aldığımız mavi elbisenin olduğu poşeti alarak odadan ayrıldım. Buse’nin odanın kapısına vurarak odaya girdim. Buse yemeğe az kalmasına rağmen halâ uzanıyordu. Benim geldiğimi gördüğünde toparlanarak oturdu. Bakışları düne göre daha soğuktu. Pek konuşma canlısı gibi durmuyordu. "Buse sana hediye almış. O müsait değildi. Ben getirdim. Yemeğe az kaldı, hazırlansan iyi olur" dedim. Elimdeki poşeti makyaj masasının üzerine bırakıp odadan çıktım. Serpil'in Buse'yi doldurduğu belliydi. Dün akşam bizimle dertleşen o kızdan eser kalmamıştı. O elbiseyi ilk gördüğümde aklıma o gelmişti. Onun için almıştım. İlerde benimle ilgili hayal kırıklığı yaşayacağını bildiğimden benim aldığımı söylemeden verdim. Ben de odaya geçip Hazan'ın saçına bir öpücük kondurdum. Bugün pek süslü değildi. Uzun, üstüne oturan, düz lacivert bir elbise giymişti. Sarı saçlarını at kuyruğu şeklinde toplamıştı. Makyajı da oldukça sadeydi. İçinde kopan fırtınalar şimdiden onu etkilemeye başlamıştı. Daha sonra onunla konuşacağımdan bir şey demeden hazırlanmaya başladım. Ev içerisinde çanta taşımadığımdan silahımı kılıfıyla bacağıma takmak zorunda kalıyordum. Silahı gizlemek için yine etekleri hareketli, kısa bir elbise giymek zorundaydım. Bugün aldığım siyah fırfırlı elbiseyi giydim. Saçlarımı kendi haline bırakıp takılarımı taktım. Takı takmayı çok seviyordum. Aynı anda üst üste kolyeler, üçer beşer yüzükler, üst üste bileklikler takabilirdim. Ruh gibi gözüken yüzüme de birkaç şey sürdüğümde akşam için hazırdım. Hazan'ı koluma takıp salona girdiğimde ortamda gergin bir hava hakimdi. Serpil memnuniyetsizce Buse'ye bakıyordu. Beyaz, üstünde minik mavi çiçekler olan belden büzgülü kısa bir elbise giymişti. Güzel ve tatlı olmuştu. Benim aldığım elbiseyi giymemesi içimi burksa da belli etmedim. Sezen abla salona girip amcam ve Malkoçların araçlarının bahçeye giriş yaptığını söyledi. Serpil "Hakan'a o kadar erken gel dedim. Misafirlerle beraber geldi. Kızı desen günlük elbise giymiş. Babalı kızlı bu rahatlığı beni delirtecekler. Hadi en azından biz kapıda karşılayalım" dedi. Onun sinirlenmesi hepimizi keyiflendirmişti. Serpil'in arkasından Buse ve Hazan'da kapıya ilerledi. Normalde misafiri karşılamak benim umurumda değildi. Kızlar gidince ben de arkalarından gittim. Girişte misafirlerin bize doğru ilerleyişini izlerken kanımın akışını hızlandıracak bir şey oldu. Hangi yönden geldiğini anlamadığım kurşunla korumalardan biri vuruldu. Çığlık sesleri yükselirken hemen kapıdan çıktım. Hazan'a dönüp "Buse'yi alıp içeri gir. Camlardan uzak durun" dedim. Amcam ve misafirler bahçenin ortasında açık hedefti. Caner Bey eşini kolundan tutup verandadaki bahçe takımına doğru koştu. Amcam da evin sağındaki at heykeline doğru koşarken silahını belinden çıkarmıştı. Tuna ve Berkin'de sağlı sollu bahçedeki ağaçların arkasına mevzilendi. Dışardaki korumalarda panikle bahçeye girdiklerinde ortamda bir kaos hakimdi. Korumaların bahçeye gelmesiyle girişler boş kalmıştı. Bu çok büyük bir hataydı. Bu fırsatı kaçırmayan saldırganlar giriş ve bahçenin solundan tekrar kurşun sıkmaya başladı. Giriş boş kalınca arkadan saldırdıkları için korumaların çoğu vurulmuştu. Tuna, Berkin, amcam ve kalan korumalar çatışmaya başladı. Sol taraftan saldırdıkları için Berkin zorlanıyordu. Ercan Bey eşinin yanında durmakla sol taraftaki ağaçların orda zor durumda olan Berkin'in yanına gitmek arasında tereddüt ediyordu. Hemen saklanarak bahçe takımının oraya geçtim. "Ercan Bey siz Berkin'e yardıma gidin. Aycan Hanım bana emanet" dedim. Gözlerinde tereddüt olsa da oğluna doğru koşmaya başladı. Aycan Hanım'ın yüzü bembeyaz kesilmişti. Her an fenalaşabilirdi. Onu eve götürmem gerekiyordu. Girişten giren saldırganlar yakınlaştığından evin kapısına götüremezdim. Evin sağ yanında çalışanların kullandığı bir mutfak kapısı vardı. Sağ tarafta saldırganlar olmadığı için orayı kullanabilirdim ama yine de tehlikeliydi. "Aycan Hanım sakin olun. Şimdi mutfak kapısının oraya götüreceğim sizi. Ben 'koş' dediğimde sağdaki at heykeline doğru koşacağız. Ben sizin hemen yanınızda olacağım korkmayın" dedim. Beni onayladığında etrafı kontrol ettim. Bir tehlike olmadığına emin olduktan sonra 'koş' dedim. Onu duvar kenarına alıp ben soluna geçtim. Ateş açılması durumunda ben ona canlı kalkan olacaktım. Bir sorun olmadan heykelin arkasına vardık. Biz arkasına geçer geçmez heykele birkaç kurşun isabet etti. Bacağımdaki silahı çıkarıp kurşunun geldiği yönü kontrol ettim. Tuna'nın arkasındaki ağaçlı bölgeden ateş ediyorlardı. Tuna'nın bakışları annesinin üzerindeydi. Ondan dolayı onları fark etmemişti. Hazan'ı arayıp Buse'yi de yanına alıp mutfak camını açmasını istedim. Mutfak kapısına gitmemiz tehlikeliydi. Heykelin arkasındaki kör noktada bir cam vardı. Hazan'ın camı açmasıyla camın önüne gittik. Ev yüksek tavanlı olduğundan camlar da yüksekti. Yine de sağlıklı bir insan cam pervazından tutunarak tırmanabilirdi. Aycan Hanım ise ayakta durmakta bile zorlanıyordu. "Hazan, şimdi Aycan hanım benim elime basarak yükselecek sen bir elini, Buse diğer elini tutup yukarı çekin. Sonra üst kattaki odalardan birine yatırın. Siz de onunla aynı odada kalın. Amcamın silahlarından birini de al. İkisi de sana emanet dedim." Aycan Hanım birleştirdiğim elime basarak yükseldi. Hastalığı yüzünden çok zayıf olduğundan kızlar kolaylıkla onu yukarı çekti. Cam tekrar kapandığında ilerleyip ormanlık alandan sıkanlara silahımı doğrulttum. Alperen'den sadece dövüş eğitimi almamıştım. Onunla birlikte haftalarca poligonda ders almıştık. İleri düzey atış eğitiminin yanında taktik atış ve hareketli hedef atış eğitimleri de almıştım. Bu eğitimlerden sonra sık sık Alperen'le dağlık alanlarda atış çalışmaları yapmıştık. Her ne kadar eğitimli ve iyi bir atıcı olsam da ilk defa gerçek bir çatışma da bulunuyordum. Bizim olduğumuz tarafta pek saldırgan yoktu. Tuna 'yla çatışan üç kişi gördüm. Ağaç gövdesinden sadece yarısını gördüğüm kişiye ateş ettim. Atışım başarılı olduğunda iki kişi kalmıştı. Tuna silah sesiyle bulunduğum tarafa baktı. Sonra hemen önüne döndü. İlk kez birini vurmuştum. Ellerimin terlediğini hissedip avuç içlerimi eteğime sürttüm. Kötü hissetmeyi bekliyordum ama öyle olmamıştı. İçerde Hazan olduğunu ve biz başarılı olmazsak adamların onlara zarar vereceğini düşündüğümde daha çok sinirlenmiştim. Birisini vurduğum için pişman ya da üzgün değildim. Aksine daha çok odaklanarak ateş etmeye başladım. Tuna da bir kişiyi etkisiz hale getirdiğinde ateş eden tek kişi kalmıştı. Tuna'nın arkasından da girişten giren saldırganlar ateş ettiğinde o tarafa dönmek zorunda kalmıştı. Adam yaklaşarak Tuna'yı hedef aldığında onu vurdum. Titreyen,terleyen ellerime rağmen atışım isabetli oldu. Tuna önce arkasına sonra bana baktı. Sonra dudakları kıpırdadı. Bir şey demişti ama ne dediğini anlamadım. Hem mesafe uzaktı hem de silah sesleri durmuyordu. Bahçenin sağında kimse kalmadığında tekrar bahçe takımına doğru koştum. Masayı devirip arkasına mevzilendim. Burada tablo pek iç açıcı değildi. Bizim korumalarımızdan kimse kalmamıştı. Malkoçların korumalarının sayısı da bir elin parmağını geçmezdi. Malkoçların korumaları antrasit swat ceket giydiğinden ayırt edilebiliyordu. Ben evin sağına geçmeden önce yaklaşık on beş-yirmi saldırgan vardı. Ardan geçen sürede sayıları azalmamıştı. Vurulanların yerine yenileri gelmişti. Girişte kimsenin olmaması onları avantajlı hale getirmişti. Çatışma sürerken ben bir kişi daha vurmuştum. Sol tarafta temizlenmişken bahçeye dört araba girdi. İki arabanın SYR plakalarından amcama ait olduğunu anladım. Diğer iki araçtan da Malkoç korumaları indi. Gelen takviye ekipler sayesinde birkaç dakika içinde çatışma sonlandı. Amcam ve Caner güvenlikten sorumlu çalışanlarına bağrışmaya başlarken ben koşarak eve girdim. Berkin de benim ardımdan geliyordu. Salonda kimsenin olmadığını gördüğünde endişesi yüzünden okunuyordu. "Endişelenme. Yukarı çıkmalarını istedim. Beni takip et." dedim. Yukarı çıktığımızda hangi odada olduklarını bilmiyordum ama Hazan'ın çok zeki bir kız olduğunu biliyordum. Bu katta amcamın çalışma odasının yanında el yazması kitapların olduğu bir koleksiyon odası vardı. Aylar önce Azra, ev ve şirketin krokisini bize gönderdiğinden ikisinin de her detayı zihnimdeydi. O odada kitapların uygun koşullarda saklanması için bir iklimlendirme sistemi kullanıldığından cam yoktu. Hazan'ın cam olmadığından o odayı tercih ettiğini tahmin ederek oraya yürüdüm. Kapıyı açmadan önce yüksek sesle içeriye benim diye seslendim. Kapıyı açtığımda gördüklerim içimde bir yerlere dokundu. Aycan Hanım'ı yere üst üste serilmiş üç yorganın üstüne yatırmışlardı. Buse yatan kadının hemen ayak ucunda oturuyordu. Hazan da onun bir adım önünde hafif çaprazında oturup elimdeki silahla kapıya hedef almıştı. İkisi de kendilerini Aycan Hanım'a siper etmişti. Hazan kimseye zarar verebilecek bir kız değildi. Bu odada tek olsa eline silah bile almazdı. Şimdi ise koruma içgüdüsüyle hareket etmişti. Zangır zangır titremesine rağmen içeri bir saldırgan girse yanındaki iki kadını korumak için ateş edeceğine emindim. İçimden "İyi ki ona da temel atış eğitimi aldırmışım" dedim. Onu buraya bu tehlikeler yüzünden getirmek istememiştim. Ona bir şey olsa kendimi affetmezdim. Yanına gidip elindeki silahı alıp ona sıkıca sarıldım. Hazan Buse'yi de yanımıza çektiğinde bir yumak haline geldik. Berkin de hemen annesini kontrol etmeye başladı. Serpil burada değildi. Hizmetliler de yoktu. Daha korunaklı bir yerde kendine hizmetlilerden bir duvar örüp saklandığına emindim. Hakan amcamın "Buse" diye bağıran sesi bize yaklaşıyordu. Ses tonundaki merak ve şefkat bana çok yabancıydı. Odaya girer girmez Buse'yi kollarının arasına aldı. Hazan'a sigara içeceğimi söyleyip odadan çıktım. Baba tarafından sarıp sarmalanmanın nasıl hissettirdiğini merak ediyordum. Daha fazla odada bulunsam gözlerim dolabilirdi. Bahçeye çıktığımda bir grup bahçeyi temizliyordu. Cesetler kaldırılmıştı. Kan lekeleri yıkanıp boş kovanlar toplanıyordu. Devirdiğim masa toplanmıştı. Masanın üzerinde kurşun delikleri olduğundan büyük ihtimalle değiştirilecekti. Oysa bu bahçe takımı bu evde en sevdiğim yerdi. Sevdiğim her şeyle vedalaşmak zorunda kalmam benim kaderim miydi? Şimdi olayları dramatize edip üzülme vakti değildi. Çalışmam, ödeşmem gerekenler vardı. Telefonumu çıkarıp Alperen'i aradım. "Alpi yarın İstanbul'a gel. Hem fabrika hakkında konuşalım hem de birkaç önemli belgeye ulaştım. Kafamda her şey netleşti. Ama bunları seninle konuşunca içim rahatlıyor. " dedim. Planlarımı onunla konuşarak gözümden kaçırdığım bir şey olup olmadığını netleştirmek bana iyi geliyordu. Alpi de "Yarın öğleden sonra orda olurum. Benim de konuşmam gereken şeyler vardı. İyi oldu aradığın. Kendinize iyi bakın, özledim. Yarın görüşürüz." dedikten sonra vedalaştık. Masanın diğer ucundaki sandalye çekildiğinde Tuna'nın oturduğunu gördüm. Az önceki duygusallığımı üstümden tam atamamıştım. Tuna da gözlerimden ruhumu görüyor gibi bakıyordu. Bundan dolayı onunla konuşmak istemiyordum. Paketten bir tane sigara çıkardım. Ama yakamadım. Bahçeye çıkarken sigaramı alıp çakmağımı almayı unutmuştum. Hazan'a bahçeye gelirken bana da çakmak getirmesini istediğim bir mesaj attım. Masadaki elime bir şey çarpınca bakışlarımı oraya çevirdim. Tuna masanın diğer ucundan çakmağını, masaya paralel şekilde atmıştı. Sigaramı yakıp ona geri yolladım. "Teşekkür ederim." dedim. "Ben de teşekkür ederim." "Ne için?" "Anneme yardımcı olduğun için. Gerçi silahı nasıl bulduğunu ya da nasıl isabetli atış yaptığını anlamadım ama" dedi. Bugün o çatışmaya girdiğimde dikkat çekeceğimi biliyordum. Bensiz halledebileceklerini düşünseydim, çatışmaya girmezdim. Hazırlıksız yakalandıkları ve korumaların hatalı davranışları yüzünden girmek zorunda kalmıştım. Ona dönüp alayla güldüm. "Niye? Sadece erkekler mi silah kullanabiliyor? Biz kadınlar ateş ettiğimizde atışlarımızın illaki isabetsiz mi olması gerekiyor?" "Ben dağ ayısı mıyım? Niye öyle düşüneyim? Sadece senin neden ve nerden öğrendiğini merak ettim." "Ayı mısın orasını bilmiyorum ama poligon denilen yerden haberin yok galiba. Poligonda ileri düzey eğitim aldım. Silahlar ilgi alanım." dedim. Önemsiz ve normal bir şeyden bahsediyormuş gibi umursamazdım. Başka biriyle konuşsam umursamadan cevap verirdim. Ama Tuna'yla konuşurken inandırıcı olmaya çalışıyordum. Sanki benim yalanlarımı anlayacakmış gibi hissediyordum. Gözleri uzun süre benim gözlerimde oyalandı. Ela gözlerinin girdabında kaybolmamak için beyhude bir çaba sarf etmek zorundaydım. "Sende bir şey var ama çözemiyorum. Karşımda bir duvar gibisin. Duvarın arkasında bir şey var biliyorum. Ama bir türlü bulamıyorum ne olduğunu. Duvarı kontrol ediyorum sürekli. 'Bir kapı var mı? Bir yerinde delik var mı?' diye. Tamam. Diyelim ki ilgin vardı. Atış eğitimi aldın. Peki, o esnada silahı nerden buldun? Nasıl ateş etmeye cesaret ettin? İnsan vurmak, poligonda hedefe ateş etmeye benzemez. " dedi. Buraya kadar iddialarını alayla savuşturmuş olsam da içim daralmaya başlamıştı. Bu kadar sorgulanmak hiç hoşuma gitmiyordu. "Sayar şirketinin yarısı benim biliyorsun değil mi? Çağatay Sayar'ın kızıyım ben. Silah üretim şirketi olan birisinin silahı olması mı garip geldi sana? Ayrıca duvarın çevresinde pek dolaşma. Bir bakmışsın duvar üstüne devrilmiş." dedim. Bu sefer sinirlerime hakim olamamıştım. Eve girmek için masadan kalktım. Arkamdan bağırdı. "Eğer o duvarın içerisinde ne var göremezsem tırmanmayı öğrenip o duvarı aşarım." Ben hızla kapıdan girerken arkamdan bağırdı. "Eğer olur da üstüme yıkılırsa duvar. Ölmek için senden güzel bir sebep mi var?" Her şey çok saçmaydı. Tuna'nın böyle konuşması saçmaydı. Benim, onun bağırarak söylediklerini duyduktan sonra gülümsemem, kalbimde bir sıcaklık hissetmem daha da saçmaydı. Ailemin intikamını almak için geldiğim bu evde başka şeylerle uğraşmak istemiyordum. Bir an önce şirkette hakimiyeti elime alıp Hakan Sayar'ın tahtını yıkmalıydım. Sonra Hazan'ı alıp huzurla evime dönecektim. Benim hayatımda aşk gibi bir saçmalığa yer yoktu. Salona girdiğimde Hazan ve Berkin'in konuştuğunu gördüm. Berkin gülerken Hazan sinirli duruyordu. Benim salona girdiğimi gördüklerinde konuşmayı kestiler. Berkin Hazan'a "Seni daha fazla kızdırmayayım. Malum on dakika önce elinde silah vardı. Ölmek için daha çok gencim." dedi. Hızla kapıya doğru yürürken de ekledi. "ve çok yakışıklıyım." Sempatik, eğlenceli bir çocuktu. Hazan benimle aynı düşünmüyor olacak ki saçı elindeydi. "Rapunzelim, ne dedi de kızdırdı seni bu deli?" dedim. "Sen çıktıktan sonra Hakan Bey silahını aldığım için kızdı. Ben de odadan çıktım." Amcam yine beni sinirlendirmeyi başarmıştı. "Sonra ben merdivenlerden inerken arkamdan Berkin geldi. Gerizekalı, saçma sapan konuştu. Yok neymiş, elimde silah varken çok çekici gözüküyormuşum da ona silah kullanmayı öğretebilir miymişim. Kendince benimle dalga geçiyor. Buse de arkamızdan geliyormuş. Bunun ağzından çıkan saçmalıkları duydu. Bir şey demeden merdivenlerde yanımızdan geçip mutfağa doğru gitti. Sen geldiğinde ben de kızıyordum işte. 'Biraz ciddi ol. Sen nişanlı birisin böyle konuşamazsın' dedim." dedi. Berkin ve Buse'nin beraber olmadığı evrende bu konuşma komik kabul edilebilirdi. Şimdiyse hem Hazan hem Buse üzgünken eğlenemiyordum. "Üzülme. Buse'ye kendini açıklarsın bir fırsatını bulunca. Berkin de her akşam buraya gelecek değil ya. Onlar geldiğinde biz evde olmamaya çalışırız. Bir şekilde hallederiz. Neleri halletmedik ki üzme kendini." Biz koltukta oturup konuşurken Aycan ve Ercan Malkoç, amcam ve Serpil de aşağı inmişti. Serpil koala gibi amcama yapışık vaziyette kendini acındırmakla meşguldü. Bu kadına gittikçe daha sinir oluyordum. Amcam "Tamam hayatım. Güvenlik iki katına çıktı. Endişelenme artık. Daha fazla bu konuda konuşmayalım. Her şey hazırsa masaya geçelim. " dedi. Sezen abla her şeyin hazır olduğunu söylediğinde masaya geçtik. Ben, Buse, Hazan ve Serpil yan yana oturmuştuk. Benim karşıma Tuna otururken Hazan'ın karşısında Aycan Hanım, Buse'nin karşısında Berkin vardı. Masanın iki ucunda da amcam ve Caner Bey oturuyordu. Çalışanlar servise başlarken bu akşam yaşanılan çatışmayla ilgili failin kim olduğu konuşuluyordu. Balıklar servis edilirken daha önceden söylediğim için Hazan'a hünkar beğendi getirilmişti. Servisin bitmesiyle yemek yemeye başladık. Caner Bey "Bizim depo baskınını yapanlar olabilir. Halâ kim olduğunu bulamadık. Bildiğimiz tüm hasımlarımızı araştırdık ama bir sonuca varamadık. Sizle ortaklık yapmaya başladığımızdan size de bilenmiş olabilirler." dedi. Bu konuyu benim de araştırmam gerekiyordu. Her ne kadar 'düşmanımın düşmanı dostumdur' sözüne güvensem de burada olduğumuz sürece Sayar'lara gelecek tüm tehditler bize de yöneliyordu. Kendimin ve Hazan'ın güvenliğini sağlamam gerekiyordu. Amcam "Bu iş böyle olmaz. Evler haricinde depolara da ek güvenlik önlemleri alalım. Sizin deponuz boşaldı. Bizim depoyu sevkiyat için boşalttık. Üretim hızımızı arttırsak da başka bir saldırı olması durumunda kötü duruma düşeriz. “dedi. Haklıydı. Ben amcamı iflas ettirmek istiyordum. Amcamla birlikte tüm şirketi batırmak değil. Benden önce başkasının davranmasını istemezdim. İş konuşulmaya devam ederken bakışlarım sohbet eden Aycan Hanım ve Serpil'e döndü. Dernek ve cemiyet hayatı hakkında dedikodu yapıyorlardı. Aycan Hanım odada yatan haline göre daha iyi gözüküyordu. Güçlü bir kadındı. Yanında oturan Berkin masa altında belli etmemeye çalışarak telefonuyla ilgileniyordu. Yanında oturan Tuna'ya hiç bakmak istemediğimden bizim kızlara bakışımı çevirdim. Hazan yemeğine odaklanmış yemek yiyordu. Buse çatalıyla yemeğiyle oynamakla meşguldü. Düşünceli ve mutsuz gözüküyordu. Serpil'in Tuna'ya soru sormasıyla gözlerim bakmaktan kaçındığım kişiyi buldu. "Tunacım neden yemeğini yemiyorsun? Beğenmediysen başka bir şey hazırlatayım sana" dedi. Tuna'nın yemek yemediğine dikkat etmişti. Oysaki kendi kızı da yemek yemiyordu. Keşke biraz da Buse'nin neden yemek yemediğiyle ilgilenseydi. Tuna "Yemekle ilgili hiçbir problem yok. Ben balık yemiyorum ama başka bir şeye de gerek yok. Zahmet etmesinler. Başlangıç ve mezeler benim için yeterli." dedi. Serpil Tuna'yı dinlemeyip Sezen ablayı çağırdı. Hızlıca bir ana yemek hazırlamasını istedi. Serpil'in hiç yemek yapmadığı belliydi. Makarna hazırlamak bile en az on beş dakika sürerdi. Bu kadar kısa zamanda ne yemeği yapabilirdi? Sezen abla "Tabii ki hemen hazırlarım Serpil Hanım. Ama uygun görürseniz hünkar beğendimiz de var. Eğer beyefendi seviyorsa bekletmeden hemen onu servis edebilirim." dedi. Serpil cevap vermeden Tuna hünkar beğendiyi çok sevdiğini söyleyerek teşekkür etti. Yemekler yendikten sonra kahveleri içmek için salona geçtik. Burada olmaktansa bahçede olmayı tercih ettiğim için kahvemi bahçeye istedim. Buse de Hazan'a dönüp kahveyi bahçede içmek istediğini söyledi. Burada olmak onu boğuyor gibiydi. Onlar da bana katılınca bahçeye çıktık. Malkoç kardeşler de bahçedeydi. Dün geceki masa tekrar bir aradaydı. Dünün aksine ortamda gerilim yoktu. Buse ağaçları izlerken dalmış gibiydi. Berkin ve Hazan telefonuyla oynuyordu. Tuna'ya baktığımda o bana bakıyordu. Beni rahatsız etse de bu sefer gözlerimi ondan kaçırmadım. O beni çözmeye çalışıyordu. Ben ona meydan okuyordum. Kahvelerimiz geldiğinde Tuna Sezan ablaya "Teşekkür ederim tekrar. Hünkar beğendi çok lezzetliydi." dediğinde Sezen abla bana baktı. Onun ne diyeceğini anladığımda kaşlarımı kaldırıp söylememesini istedim. Ama engel olamadım. "Sağ olun efendim. Ama yemeği ben yapmadım. Umay yaptı." dedi. Bakışlar bana dönünce sanki hiç umurumda değilmiş gibi bir sigara yaktım. Tuna "Öyle mi? Sert kızımız yemek de yapabiliyormuş demek ki." dedi. "Eli, kolu olan herkes yemek yapabilir. Abartılacak bir şey yok. Hazan da balık yemiyor. Onun için yapmıştım." dedim. "Bilseydim iki tabak yedim" dediğinde onu duymamazlıktan geldim. Kahvemi yudumlarken ona bakmaktan kaçınıyordum. Buse "Umay, Alperen seni aramış ama ulaşamamış. Merak etmiş. Bana mesaj attı. Sana yarınla ilgili bir şey söyleyecekmiş" dedi. Berkin ve Tuna kendi aralarında sohbet ederken sohbet bir anda kesildi. "Aa, yemeğe geçmeden önce telefonumu şarja takmıştım. Sen ona mesaj at. Merak etmesin. Yarın sabah onu ararım." dedim. Buse daldığı düşüncelerden sıyrılıp "Erkek arkadaşın mı?" diye sordu. Alperen erkek arkadaşım değildi. Onu seviyordum ama bir dost gibi. Hayatımdaki yeri bir sevgiliden daha kıymetliydi. Bana yol arkadaşı olmuştu. Tanıştığımız günden beri beni hiç yalnız bırakmamıştı. Bana hoca olmuştu. Önce nasıl dövüşeceğimi sonra nasıl silah kullanacağımı öğretmişti. Bana iş arkadaşı olmuştu. Şirketi kurduğum günden itibaren belki de benden çok çalışmıştı. Ben yokken de her şey ona emanetti. Teyzemin ölümünden sonra Hazan'a abi olmuştu. Bana yaptıkları çok kıymetliydi ama Hazan'ı böyle benimsemesi kalbimde bir yerlere dokunmuştu. Bugün bu şekilde güçlü durabiliyorsam ona çok şey borçluydum. Bu düşüncelerimi tabii ki onlara söylemedim. Sadece "Benim için çok kıymetli biri." diyerek geçiştirdim. Bu konunun uzayacağını hissettiğimden masadan kalktım. Hazan' a dönüp "Odamda halletmem gereken işler var. Biraz uzun sürebilir. Yatmadan önce yanına uğrarım" deyip arkamı döndüm. Tuna'nın sinirli bir sesle "Bize de iyi geceler. Görüşürüz" demesiyle gülmeden duramadım. Salondakilere kendimi fark ettirmeden odama geçtim. Misafir ağırlamakla ya da uğurlamakla ilgilenmiyordum. Kibar biri sayılmazdım. İnsanları sevmiyordum ve bunu belli etmekten çekinmiyordum. Keşke diğer insanlar da sahte duygu gösterileri yerine gerçek tepkilerini gösterselerdi. Odama geçip kapıyı kilitledim. Bugün aldığım mobilyalar odaya yerleştirilmişti. Komodinleri farklı bir firmadan getirtmiştim. Gizli bölmesi olan kartlı sistemle açılan özel üretim komodinlerdi. Evde çalışanlarım, yengemin, amcamın görmesini istemediğim şeyleri saklamak için alana ihtiyacım vardı. Bugün Azra'nın gönderdiği belgeleri gizli bölmeden alıp incelemeye koyuldum. ... Aradan geçen bir saatte belgeleri inceleyip planlarımın üstünden geçtim. Malkoçların deposundan çalınan silahlardan dolayı bizim şirkete de zarar görmüştü. Kendi şirketimden kazandığım paranın bir kısmıyla depo güvenliği için ek önlemler almaya karar vermiştim. Sayar Holding yönetimini amcamdan almak için birkaç aya ihtiyacım vardı. Bu süreçte şirkete benim haricimde kimsenin zarar vermemesi gerekiyordu. Ayrıca Sayar Holdingin silah hammaddesi aldığı demir-çelik şirketiyle anlaşması bitmişti. Malkoç Holdingin çalıştığı demir-çelik şirketiyle anlaşmak üzereydi. Yarın Alperen'e bizim şirketin de daha düşük bir teklif vermesini söyleyecektim. Hammadde yönetiminin elimde olması bana güç katacaktı. Belgeleri gizli bölmeye koyduktan sonra odadan çıktım. Misafirler yaklaşık on beş dakika önce gitmişti. Amcamı bulup şirkette çalışma konusunu konuşmam gerekiyordu. Salona indiğimde sadece Serpil vardı. Merdivenlerden tekrar yukarı çıkmaya hazırlanırken beni gördü. "Umay'cım bir daha misafirler varken odana kapanma ve daha kibar ol. Ayıp oldu insanlara." dedi. Onunla muhatap olmak istemediğimden cevap vermedim. Suskunluğumu kabulleniş olarak anladığında konuşmasındaki iğneleyici dozu arttırarak devam etti. "Bugün mobilya aldığına göre uzun süre kalmayı planlıyorsun, onu anladım. Ama şunu bil ki bu evde benim kurallarıma uygun yaşayacaksınız. Zaten düğün telaşımız var bir de sizinle uğraşmak istemem. Ayrıca kuzenin davetlerde pek ortalarda olmasın. Amcan o kızdan hoşlanmıyor. Amcanın tadını kaçırmayalım." dediğinde sinirden gözüm dönmek üzereydi. Bu kadın bu evin de şirketinde yarısının benim olduğunu unutuyordu. "Senelerdir hak ettiğimin sadece binde birini bana gönderdiniz. Bir kere bile bu kız ne halde, ne yapıyor diye düşünmeden sefa sürdünüz. Babamın hisselerini siz yönettiniz. Ama artık büyüdüm. Bu evde de şirkette de benim hakkın olduğunu unutma. Ben istemediğim sürece ne Hazan'ı ne de beni kimse bu evden kovamaz. Hazan isterse salonda kamp kurar Serpil. Rahatsız oluyorsan senin gitmeni öneririm. Çünkü eğer rahatsız olan ben olursam artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bundan emin ol." dedim. Korkmaktan çok gözleri parıldamıştı. "Serpil mi? Saygısız. Daha dünkü çocuk çıkmış karşıma beni tehdit ediyor. Amcana söylediklerini ileteceğim. O zaman görürsün." dedi. Söylediklerine kahkaha attığımda şok oldu. "Sen 'Seni babama söyleyeceğim' diyen çocuklar gibi beni tehdit ediyorsun. Buna ancak gülerim. Ben, kızını para için mutsuz olacağı bir evliliğe sürükleyen bir kadından saygı dersi almam. Elinden geleni ardına koyma. Hodri meydan!" O morarırken ben keyifle yukarı çıktım. Amcamın çalışma odasına gelip kapıya vurdum. İçeriden gelen "Gir" sesiyle odaya girdim. Odanın sağ tarafında kilitli cam bölmeler içinde silahlar sergileniyordu. Sol kısımda ise bir kitaplık vardı. Camın önünde büyük bir çalışma masası vardı. Masanın üzeri oldukça kalabalıktı. Bir masaüstü, bir dizüstü bilgisayar, üst üste beşten fazla dosya, bir para sayma makinesi, top kağıtlar, kendisine dönük duran altı tane çerçeve vardı. Ben böyle bir kaos içinde asla çalışamazdım ama amcam dağınıklığı pek umursamıyor gibiydi. Muhtemelen masayı kimsenin düzenlemesine de izin vermiyordu. "Gel kızım, otur şöyle." Bana 'kızım' diye hitap etmesinden hiç hoşlanmamıştım. Kalbimde oluşan kıpırtılardan ise nefret etmiştim. "Çalıyorsun galiba amca. Ben de iş konusunu konuşmaya geldim. Sen daha erken diyorsun ama şirkette çalışmak istiyorum. Çocuk değilim artık. İleride o şirket bize kalacak. İşleri, bir şirketin nasıl yönetildiğini öğrenmemiz gerekiyor." dedim. Önündeki dizüstü bilgisayarı kapattı. Gözündeki gözlükleri çıkarıp kutusuna koydu. "Umay, ben küçük olduğunu düşündüğüm için erken demedim. Seni en son gördüğümde üç yaşındaydın. Daha birkaç kelime konuşabiliyordun. Şimdi karşımda kendini çok güzel ifade eden bir kadın var. 17 sene oldu. O kayıp zamanı telafi etmek istiyorum. Küçükken beni gördüğünde heyecanlanırdın. Şimdi yine beni gördüğünde gözlerin parlasın istiyorum. Seninle iş ilişkim değil de amca-yeğen ilişkim güçlensin istiyorum." dedi. Sanki 17 yıl boyunca görüşmememiz onun suçu değilmiş gibi davranmasına sinir olmuştum. Ona baktığımda sadece nefret hissediyordum. İstediği gibi bir bağ kurmamız mümkün değildi. Bunu ona söyleyemeyeceğim için gerçek düşüncelerimi kendime sakladım. "Amca ben keşkelerle büyümüş bir kadınım. On yedi yılı, on ayda kapatamayız. O kadar sene benim yanımda olmamak senin kararındı. Şimdi bunları zamana bırakalım. Babamın kurduğu şirkette olmak bana iyi gelecek." dedim. Önce gözlerinde bir kırgınlık gördüm. Sonra beklemediğim şekilde sinirlendi. "O kadının yanında olduğun sürece seni nasıl görebilirdim? Keşke seni hiç bırakmasaydım. En büyük pişmanlığım o." "O kadın dediğin kim? Teyzem mi? O kadın dediğin kişi sayesinde büyüdüm ben." Amcamın teyzemi sevmediğini bilmiyordum. Teyzem hiç bahsetmemişti. Şirkette söz hakları olmasın diye erkek kardeşlerimi öldüren amcam, seneler sonra benim karşısına geçip şirkette hakkım olduğunu hatırlatmamı beklemiyordu. Bugün karşısında böyle güçlü duruyorsam teyzem sayesindeydi. Belki de onun için sevmiyordu. "Ah, ahh.. Bunları konuşmak için erken. Nasıl istiyorsan öyle yapalım. Yarın şirkete gel. Pozisyonun hakkında konuşalım." dedi. Hemen sonrasında telefonu çaldı. Arayan kişi Azra'ydı. Konuşacağı şeyi duymamı istemiyor olacak ki odadan çıktı. O gelmeden ne üzerinde çalıştığına bakmak için masanın arkasına geçtim. Bilgisayar şifre istediği için ne çalıştığını görememiştim. Şifreyi tahmin etmeye çalışacak vaktim yoktu. Amcam gelmeden bilgisayarı kapatıp odadan çıkacaktım ki gözüm bir çerçeveye takılı kaldı. Bu fotoğrafı daha önce hiç görmemiştim. Bir koltukta amcam ve babam yan yana oturuyordu. Ben amcamın kucağındaydım. Babamın kucağında ise Buse olduğunu tahmin ettiğim bir kız çocuğu vardı. İkisin yanında ise Kuzey vardı. Babam ve amcam çok mutlu gözüküyordu. Babamın mutluluğu içimde bir fırtınaya neden oldu. Nerden bilebilirdi, yanındakinin sonu olacağını? Nasıl kıyardı insan aynı karnı paylaştığına? Sulanan gözlerimi hızlıca kırpıştırarak kendimi toparladım. Amcamın kızım deyişine, iki gülüşüne, bir gülümseyişine kanamazdım. Neden burada olduğumu, ne yapmak istediğimi kendime hatırlatıp odadan çıktım. Yarın benim için önemli bir gündü. Hemen uyuyup dinlenmem gerekiyordu. Hazan'a uğrayamadığım için ona kısaca bir mesaj atıp iyi geceler diledim. Çantamdaki melatonin hapından bir tane içip yatağa uzandım. Melatonin beynimdeki sesleri susturup uykuya dalmama yardımcı oluyordu. Bu gece ilk defa düşündüğüm şey intikam değildi. Melatonin uykuya dalmama yardımcı olsa da Tuna'yı düşünmeme engel olamamıştı. Bu onu düşünerek uyuduğum ilk geceydi. Bilmem, sonu gelir miydi? Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.<3
- Bölüm 5
- 6.Bölüm