Bölüm 8
Yazar: Melike Koparan

Eira gözlerini açtığında, zihnindeki o boğucu sis tamamen dağılmıştı. Başındaki amansız ağrı hafiflemiş, göğsündeki sıkışma hissi yerini tuhaf, derin bir sakinliğe bırakmıştı. Yattığı taş sedirden yavaşça doğruldu. Üzerine örtülmüş olan o ağır siyah deri ceketten sızan ozon ve fırtına kokusu, hala sığınağın bu küçük odasını dolduruyordu. Kapıya doğru yürüdü. Kael’in yerleştirdiği gümüş ışık mührü, Eira’nın porselen beyazı parmakları ahşaba dokunduğu an bir kar tanesi gibi eriyerek yok oldu. Sığınağın geniş, fildişi beyazı holüne adım attığında, Kael’i tek başına buldu. Aron ortalıkta görünmüyordu; muhtemelen kalıntıların dış sınırlarında fırtına akımlarını izliyordu. Kael ise holün ortasındaki yıkık sütunlardan birinin önünde, kılıcını taş zemine saplamış, iki elini kabzasına yaslamış halde bekliyordu. İki farklı renkteki gözünü Eira’ya çevirdiğinde, yüzündeki o sakin, mesafeli komutan maskesi her zamanki gibi yerli yerindeydi. "Daha iyi misin?" diye sordu, sesi pürüzsüz ve mesafeliydi. Eira bembeyaz saçlarını omuzunun arkasına itti, bileklerindeki mor damarlar şafak ışığında hafifçe parıldıyordu. "Nefes alabiliyorum," dedi, Kael’e doğru birkaç adım atarak. "Burada öylece bekleyecek miyiz? Kim olduğumu, ne yapmam gerektiğini bilmeden?" Kael kılıcını tek bir hamleyle zeminden söküp sırtındaki kınına yerleştirdi. "Burada beklemeyeceğiz. Ama gitmeden önce yapman gereken bir şey var. Sen uyurken abin Aron’la konuştuk. Haklı olduğu tek bir konu vardı..." Kael aralarındaki mesafeyi kapatarak Eira’nın tam karşısında durdu. "Samael’in dün gece zihnine ne kadar yaklaştığını ikimiz de hissettik. Aron, zihnini ona karşı bir kalkan gibi kapatmayı öğrenmediğin sürece bu topraklarda bir adım bile atamayacağını söylüyor." Kael, Eira’nın üzerine bir duvar gibi gölge düşürerek durdu. "Zynara’da zihnin senin kalendir Lunaria. Eğer kapılarını açık bırakırsan, o canavar içeri girer. Şimdi ellerini uzat," diye emretti, sesi sert ama bir o kadar da tınılıydı. Eira bir an tereddüt etti, ardından fildişi beyazı, titreyen ellerini öne doğru uzattı. Kael, hiç düşünmeden o büyük, savaşmaktan nasır tutmuş sert ellerini Eira’nın avuçlarının altına yerleştirdi. Dokunuşu tenine değdiği an, Eira’nın omurgasından aşağı elektrikli, sıcak bir akım sızdı. Kael’in parmakları, Eira’nın bileklerindeki o mor, canlı damarların üzerine hafifçe baskı uyguladı. "Gözlerini kapat," diye fısıldadı Kael. Yüzü Eira’ya o kadar yakındı ki, ozon kokan nefesi kızın şakaklarına çarpıyordu. "Dünyadaki o gürültülü caddeleri, arabaları, o çok sevdiğin kahve kokusunu... Hepsini zihninin dışına it. Şu an sadece benim tenimden sana sızan enerjiyi hisset." Eira gözlerini kapattı. Kael’in ellerinin sıcaklığı, kendi soğuk teninde adeta bir kor gibi yanıyordu. "İçindeki Vaela ışığı, akan bir nehir gibidir," diye devam etti Kael, sesi Eira’nın bilincinin içinde yankılanıyor gibiydi. "Ama sen o nehrin kapılarını sonuna kadar açtın. Şimdi o kapıları kapatacağız. Parmaklarımdan sızan gümüş ışığı hisset ve onu kendi zihninin etrafına bir duvar gibi örmeye başla." Kael, Eira’nın ellerini biraz daha sıkı kavradı. Aralarındaki o yakınlık, sığınağın buz gibi havasında muazzam bir çekim yaratıyordu. Kael’in içindeki kadim enerji, soluk ve ılık bir dalga halinde Eira’nın mor damarlarına sızdı. Eira, Kael’in enerjisinin kendi kanında dolaştığını, zihninin etrafında gümüş bir kalkan oluşturduğunu hissedebiliyordu. O an içindeki o panik hissi tamamen silindi; Kael’in yanındayken, onun ellerini tutarken kendini delice bir güvende hissediyordu. "Güzel," diye fısıldadı Kael. Sesi ilk kez bu kadar yumuşak, ilk kez bu kadar teslim olmuş gibiydi. "Aethel lumi... Zihnini sadece bana aç. Sadece benim ışığıma." Ancak tam o huzurlu, elektrikli anın ortasında, Eira’nın zihninin derinliklerindeki o mühürlenmiş karanlık gerçeği amansızca titredi. Kael’in saf gümüş ışığı, Eira’nın içindeki o gizli güce dokunduğu an, Eira’nın bilincinde beklenmedik bir kırılma yaşandı. Gözleri kapalı olmasına rağmen, zih…