Bölüm 7
Yazar: Melike Koparan

Eira, gözlerini açtığında gümüş ocağın ışığı çoktan sönmüş, yerini sığınağın tepesindeki yarıklardan sızan gri, soğuk bir şafak vaktine bırakmıştı. Rüyasındaki o boğucu Samael kabusu ve Kael’in gümüş kalkanı zihninde hala taze bir yara gibi sızlıyordu. Doğruldu, Kael’in sırtındaki o ağır ceketi düzeltirken etrafına bakındı. Kael kapı eşiğinde yoktu. Tam içini amansız bir panik kaplayacakken, sığınağın girişindeki o devasa taş sütunların arkasından sert, aceleci ayak sesleri yankılandı. Eira hızla ayağa kalktı. Çıplak ayakları taşlaşmış gümüş yaprakların üzerinde hışırdadı. Koridordan gelen ses sadece Kael’e ait değildi. İki kişinin hararetli bir şekilde tartıştığını duyabiliyordu. "Onu buraya getirmek delilik, Kael!" diyordu yabancı, kalın ve öfkeli bir ses. "Samael’in dün gece kuleye bizzat indiğini duymadın mı? Onu koruyamazsın, mühür kırıldı diyorum sana! Neden hala benden bir şeyler saklıyorsun?" "Sesini kes, Aron," diye gürledi Kael’in o buz gibi, emir veren sesi. "O içeride uyuyor. Ve yemin ederim, eğer zihnine en ufak bir dalgalanma verirsen kılıcımı çekmekten çekinmem." Eira, sütunun arkasına gizlenerek seslerin geldiği holün ortasına baktı. Kael’in tam karşısında, en az onun kadar uzun boylu, omuzları geniş bir adam duruyordu. Tıpkı Kael gibi, onun da saçları bembeyazdı ve arkadan gevşek bir şekilde toplanmıştı . Yüzü mermer kadar pürüzsüz, teni fildişi beyazıydı; ama Kael’in o mesafeli, sakin duruşunun aksine bu adamın yüz hatlarında amansız, vahşi bir asilik vardı. Üzerindeki gümüş işlemeli zırhın yer yer karardığı, pelerinine Zynara fırtınasının tozlarının sindiği belli oluyordu. Bileklerindeki mor damarlar, öfkesinden dolayı delicesine parıldıyordu. Eira’nın ayağı altındaki taş bir parçasına basınca çıkan ses, iki adamın da anında susmasına sebep oldu. Kael ve yabancı adam aynı anda kafalarını Eira’nın saklandığı sütuna çevirdiler. Aron, sütunun arkasından çıkan bembeyaz saçlı, mor damarları şakaklarında parıldayan ve Kael’in devasa ceketine sarınmış kıza baktığı an donakaldı. O asasi, öfkeli gözleri bir anda büyüdü. Elindeki fırtına mızrağını tutan parmakları gevşedi, silahı büyük bir gürültüyle taş zemine düştü. "Lunaria..." diye fısıldadı yabancı adam. Sesi bir anda titremeye başlamıştı. Yirmi yedi yıllık amansız bir hasret, adamın mermer yüzünü sarstı. Eira geriledi, sırtını sütuna yasladı. "Siz... kimsiniz?" Aron, Kael’in engel olmasına izin vermeden büyük adımlarla Eira’ya doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe kapandığında, Eira adamın gözlerinde Samael’in karanlığını değil, tuhaf bir şekilde tanıdık, canını acıtan bir şefkat gördü. Aron, tam Eira’nın karşısında durdu. Boyu en az Kael kadar uzundu. Eira’nın yüzüne, Seattle’daki sıradan kızdan sıyrılıp aslına dönen o bembeyaz saçlarına baktı. O an, yıllardır içinde tuttuğu o güçlü savaşçı duruşu tamamen çöktü. Yaşadığı şok ve hafifleme hissiyle dizlerinin bağı çözülür gibi oldu; Eira’nın ellerini tutmak istercesine, saygıyla ve çaresizlikle onun önünde hafifçe eğildi. Titreyen fildişi beyazı ellerini uzattı ama Eira’nın korkup geri kaçacağını bildiği için ona dokunmaya cesaret edemedi. "Benim..." dedi Aron, boğazından kopan hıçkırığı yutmaya çalışarak. "Benim, küçük kız kardeşimi... Abin. Aron." Eira şok içinde Kael’e baktı. Kael, birkaç adım arkada durmuş, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde onları izliyordu. İki renkli gözlerinde o amansız korumacılık vardı ama Aron’un bu acısına saygı duyduğu için araya girmiyordu. "Abi mi?" diye mırındandı Eira. Sesi bir anda inceldi, etrafındaki fildişi beyazı sütunlar gözünün önünde hafifçe flulaşmaya başlamıştı. "Ben hiçbir şey hatırlamıyorum... Hiçbirinizi hatırlamıyorum." Aron ayağa kalkarak Kael’e döndü, öfkesi yeniden parlamıştı. "Bunca yıl, yirmi yedi amansız kış boyunca onu o sahte dünyada unutturarak mı korudun Kael?! Neden onu daha önce buraya, ait olduğu yere getirmedin? Bak ne hale gelmiş!" Kael bir adım öne çıktı, çenesi kasılmıştı. "Sınırları aşma, Aron. Zamanı geldiğinde mühür kendiliği…