Bölüm 6
Yazar: Melike Koparan

Eira, gözlerini kendi yansımasından ayırıp Kael’in avucunun üzerinde duran o gümüşi ışık topuna çevirdi. Şaşkınlığını gizleyemeyerek, "Bu mu?" dedi. "Yani... ateş dediğin şey bu mu?" Kael hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Evet. Elysia’yı ısıtmaya ve karanlığı dağıtmaya yeter. Beğenemedin mi?" Eira, Kael’in o devasa deri ceketinin içinde küçücük kalmış haliyle ocağın yanına doğru bir adım attı. "Ben... dünyadaki gibi odunların çatırdadığı, dumanı tüten, turuncu bir ateş bekliyordum. Şöminenin önünde battaniyeye sarılıp kahve içersin ya, öyle bir şey. Bu bildiğin gümüş bir gece lambası gibi." Kael’in dudaklarının kenarı yirmi yedi yıldır ilk kez, çok hafif ama inanılmaz karizmatik bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı. O sert komutan maskesi bir saniyeliğine tamamen düştü ve gözlerindeki fırtına yerini dingin bir denize bıraktı. Işık topunu holün ortasındaki taş ocağın içine bıraktı. Işık, sanki görünmez bir odun yığınını tutuşturmuş gibi ocağın içini gümüşi, sıcak bir parıltıyla doldurdu. Duman yoktu, kül yoktu, sadece teni ısıtan kadim bir enerji vardı. Kael ocağın kenarına, yere oturdu ve uzun bacaklarını öne doğru uzattı. Eira’ya bakıp başıyla yanını işaret etti. "Odun yakmak mı?" dedi, sesinde ilk kez o eski, hınzır tını vardı. "Dünyalıların şu doğayı yok ederek ısınma inadını hiç anlamayacağım zaten. Koskoca bir ağacı sırf birkaç saat ısınmak için küle mi çeviriyorsunuz gerçekten?" Eira, onun bu yumuşamış tavrından cesaret alarak, aralarında güvenli bir mesafe bırakacak şekilde ocağın diğer yanına ilişti. "Hey, buna 'romantizm' ve 'kamp keyfi' deniyor bir kere, tamam mı? Hem bizim dünyamızda her şey öyle havada uçuşan sihirli toplarla dönmüyor. Biz fatura ödüyoruz o elektrik için!" Kael hafif bir kahkaha attı. Bu ses, kalıntının o asırlık taş duvarlarında o kadar yabancı ama o kadar güzel çınladı ki, Eira bir an donup adamın pürüzsüz yüzündeki o gülüşü izledi. "Fatura mı?" diye sordu Kael, gözlerini gümüşi ateşe dikerek. "Dünyada geçirdiğim o birkaç günde en çok neye şaşırdım biliyor musun? O tekerlekli, gürültülü metal kutularınıza. Arabalara. Yahu, bir yere gitmek için neden altınızda sürekli patlamalar yiyen demir bir yığına ihtiyaç duyarsınız ki?" "Onlar ulaşım aracı!" diye savundu Eira, yüzünde dokuz yıl sonra ilk kez beliren naif bir gülümsemeyle. "Ayrıca Seattle'da arabasız hiçbir yere gidemezsin, her yer yokuş. Hem sizin burada ulaşım nasıl? Havada uçan halılarınız falan mı var?" "Halı mı?" Kael başını sallayarak güldü. "Hayır, akımları kullanırız. Büyü akımlarını. Ama senin o dünyadaki kahve bağımlılığını görünce... sanırım o arabalardan daha tuhaf şeyleriniz de var. Mesela, neden o acı, simsiyah suyu içmek için sabahları upuzun kuyruklarda bekliyorsunuz? Üstelik içine bir sürü beyaz toz döküp tadını değiştirmeye çalışarak?" Eira elini kalbine koyup sahte bir kırgınlıkla iç çekti. "Lütfen kahveme laf etme! O acı su olmasa Seattle nüfusunun yarısı sabah yataktan kalkamazdı. Hem siz ne içiyorsunuz burada? Sadece saf ışık ve fırtına özü mü?" "Ay ışığı özü," dedi Kael, sesi bir anlığına nostaljik bir yumuşaklığa bürünerek. "Ve nane yaprağına benzeyen ama tadı nehir suyu gibi tatlı olan bir bitkinin çayı. Dünyadaki o kahve denen şeyden çok daha fazla enerji verir. Yarın sana bir ‘tari’ demlerim." Eira kaşlarını çatıp Kael’e baktı. " Tari mi? O ne demek?" Kael, kelimeyi ağzından kaçırdığını fark edince hafifçe yutkundu ama bozuntuya vermedi. "Şifa çayı," dedi fısıltıyla. "Zynara dilinde sıcak ve iyileştirici olan her içeceğe tari denir." Eira zihninin derinliklerinde, sanki çok uzaktan gelen bir çan sesi gibi bu kelimenin yankılandığını hissetti. Tari... Dudakları istemsizce kıpırdadı ama üzerinde durmadı. Kael’in iki renkli gözü gümüş ateşin parıltısıyla hafifçe kısıldı. Yüzüne derin, kelimelere dökülmesi imkansız bir anlam oturdu. "Zynara’da ışık sadece parıldayan bir şey değildir Lunaria. Işık, yaşamdır. Kulede sana o yüzden Aethel lumi diye fısıldamıştım. Gitmesine asla izin vermeyecekleri insanlara böyle s…