Bölüm 5
Yazar: Melike Koparan

Sığınağın ağır taş kapısı Kael’in tek bir hamlesiyle yana kaydığında, içeri sızan rüzgar Eira’nın yüzünü adeta bir bıçak gibi kesti. Dışarı adım attığı an Eira, kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı ve kelimeler boğazında düğümlendi. Seattle’daki o puslu ama düzenli caddeler, yerini ucu bucağı görünmeyen gümüşi bir kaosa bırakmıştı. Uzakta, gökyüzüne mızrak gibi uzanan beyaz taş kulelerin yarısı yıkılmış, etraflarında simsiyah dumanlar tüterek havada asılı kalmıştı. Sanki dünya bir anlığına durmuş ve o esnada her şey kırılmış gibiydi. Dev kaya parçaları gökte, o parıldayan yarıkların altında yavaşça yüzüyordu. "Yürü," dedi Kael. Arkasına bakmıyordu. Adımları hızlı ve kararlıydı. Eira üzerindeki ıslak montu ve spor ayakkabılarıyla o esnek, parıldayan gümüş tozlu zeminde yürümekte zorlanıyordu. Birkaç yüz metre sonra ayağı havada asılı duran küçük bir taş parçasına takıldı ve dengesini kaybetti. Tam yere kapaklanacakken, Kael saniyeden daha kısa bir sürede döndü ve onu bileğinden yakaladı. Dokunuşu sert, sarsılmaz ama tuhaf bir şekilde canını yakmaktan korkar gibiydi. Eira hızla bileğini kurtardı, nefes nefeseydi. "Dokunma bana. Kendim yürüyebilirim." Kael durdu. O iki farklı renkteki gözünü Eira’nın ıslak, titreyen bedenine çevirdi. Çenesi kasıldı. Tek bir kelime etmeden ceketinin omuzlarındaki gümüş tokaları çözdü ve o kalın, ağır siyah deri ceketi çıkarıp Eira’nın omuzlarına bıraktı. Ceket Eira’ya çok büyüktü ama omuzlarına değdiği an içini tuhaf, tanıdık bir sıcaklık kapladı. Kütüphanede arkasında hissettiği o sıcak nefesle aynıydı; ozon ve fırtına kokusu. "Bana öfkelenmek seni sıcak tutmaz, Lunaria," dedi Kael. Sesi düzdü ama gözlerinde Eira'nın üşümesine dayanamayan o amansız sızı gizliydi. "Buradaki fırtına senin o dünyadaki yağmurlarına benzemez. İnsanı iliklerine kadar eritir." Eira ceketin yakalarını sıkıca kavradı, adımları rüzgara karşı yavaşlarken daha fazla dayanamadı ve olduğu yerde durdu. "Nereye gidiyoruz? Sonsuza kadar bu boşlukta yürüyecek miyiz?" Kael durmadı, ama başını hafifçe ona doğru çevirdi. "Elysia Kalıntılarına. Güvenli olan tek yere." "Bana düzgün bir cevap vermediğin sürece tek bir adım bile atmayacağım!" diye haykırdı Eira. Dizleri yorgunluktan titriyordu. "Az önce gördüğüm o adam... Samael. Sana benziyor ama gözleri... O bende ne gördü Kael? 'Kayıp varis' ne demek? Bana neden hiçbir şey anlatmıyorsun? Neden sürekli bir şeyleri saklıyorsun?!" Kael aniden durdu. Omuzları öyle bir gerildi ki, ceketinin altındaki kasların kasıldığını Eira bile fark etti. Kael yavaşça döndüğünde, yüzündeki o cool, mesafeli ifadeden eser kalmamıştı. Yirmi yedi yıldır içine gömdüğü tüm o amansız savaş, yalnızlık ve hasret bir anda gözlerinden taştı. Fırtına grisi gözü adeta çalkalanıyordu. Eira’ya doğru büyük bir adımla yaklaştı. Öfkesi o kadar yoğundu ki, rüzgar bile bir anlığına etraflarında yavaşladı. "Çünkü zaman burada farklı akıyor!" diye kükredi Kael. Sesi fırtınanın uğultusunu bastırdı. "Dünyadaki dokuz yıl, buranın yirmi yedi yılına bedel! Sen o kapıdan geçip gittiğinden, her şeyi unutup o sahte dünyada mutlu mesut yaşadığından beri ben tam yirmi yedi amansız kıştır burada, senin arkanda bıraktığın bu enkazla savaşıyorum!" Kael bir an durdu, nefes nefeseydi. Eira’nın şoktan büyümüş gözlerine, yüzündeki o "seni tanımıyorum" diyen yabancı bakışa baktı ve göğsünden kopan o en acı gerçek dudaklarından döküldü: "Bana neyi sakladığımı sorma Lunaria! Her şeyi unutan sensin. Sen hiçbir şey hatırlamazken, her şeyi tek başına hatırlamak bu dünyadaki en büyük lanet! Ve ben yirmi yedi yıldır bu lanetle yaşıyorum!" Eira işittiği kelimelerin ve Kael’in bu devasa patlamasının ağırlığıyla sarsılarak bir adım geri kaçtı. Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Yirmi yedi yıl... Her şeyi tek başına hatırlamak... Karşısındaki adam öfkeden titriyordu ama o öfkenin altında, ucu bucağı görünmeyen devasa bir kırılmışlık vardı. "Yirmi yedi yıl mı?" diye fısıldayabildi Eira, sesi rüzgarda neredeyse kayboldu. "Peki ya...…