Bölüm 4
Yazar: Melike Koparan

"O..." dedi Eira, sesi kule duvarlarında yankılanan kırık bir cam parçası gibiydi. "O kimdi ve neden... neden sana bu kadar çok benziyor?" Kael derin ve titrek bir nefes aldı. Döndüğünde, o fırtına grisi ve kehribar rengi gözlerindeki tüm o sert kalkanlar düşmüştü. İlk kez karşısında bir savaşçı değil, içi kan ağlayan bir adam vardı. "Kardeşim," dedi Kael. Sesi o kadar duygusuz, o kadar düzdü ki, bu sesin arkasındaki devasa yıkımı hissetmemek imkansızdı. "Adı Samael." "Sana benziyor ama o... o bir canavardı," Eira kendi ellerine, parmak boğumlarına baktı. Az önce o kitaptan sızan, o canavarı havada asılı tutan siyah mürekkep dalgalarını hatırladıkça midesi bulanıyordu. "Karanlıktan bahsetti. Benim içimdeki o şeyin... ona ait olduğunu söyledi. Kael, bana yalan söylemeyi kes artık! Ben az önce ne yaptım? Ben kimim? O adam benim içimdeki neyi gördü?" Kael hızlı adımlarla aralarındaki mesafeyi kapattı. Tam önünde durdu. Eira kaçmak istedi ama Kael iki eliyle onun titreyen omuzlarını kavradı. Parmakları, Eira’yı orada tutmak için değil, sanki kendisi yere yıkılmamak için destek alıyormuş gibi sıkıca tutuyordu. "Sen bu krallığın tek umudusun, Lunaria," dedi Kael, sesi adeta bir yemin gibi fısıltıyla çıktı. Gözleri yalvarır gibiydi. "Samael’in ne söylediği önemli değil. Onun tek yaptığı zihinleri bulandırmak, zehirlemek. O gücü... o gücü unut." "Nasıl unuturum?!" Eira hıçkırarak Kael’in ellerini göğsünden itmeye çalıştı. "Bana bilmediğim bir isimle sesleniyorsun! Beni koruduğunu söylüyorsun ama senin yüzünden az önce kendi ellerimden simsiyah bir ölüm fışkırdı! Ben canavar değilim! Benim bir hayatım var diyorum sana! Benim Seattle’da bir annem var... Benim canım yandığında başımı okşayan, bana her sabah gülerek pankek yapan bir babam var! Onlar... onlar beni asla böyle bir şeyin içine atmazdı. Onlar beni seviyor!" Kael’in o kehribar rengi gözü, Eira'nın Claire ve David’den bahsettiği her kelimede biraz daha kısıldı, içindeki acı dalgası göz bebeklerine vurdu. Onlar seni seviyor. Evet, biliyordu. Claire ve David’in Eira’yı nasıl bir sevgi çemberinde sakladığını biliyordu. Ama o sevginin ardındaki büyük mühürden, Eira'nın ruhuna biçilen o trajik rolden bu kızın haberi yoktu. Kael yirmi yedi yıldır bu çöken gökyüzünün altında canını dişine takmış savaşırken, Eira’nın o sahte dünyada, başkalarına "anne, baba" diyerek büyümesini izlemenin/bilmenin acısı göğsünü bir kez daha yardı. Kael yavaşça ellerini onun omuzlarından çekti. Yüzündeki o korumasız, paramparça ifadeyi saniyeler içinde silip yerine yine o acımasız, profesyonel komutan maskesini taktı. Ceketinin içindeki o siyah kitabı daha sıkı, adeta göğsüne bastırarak sakladı. "Onların sevgisi seni kurtarmayacak," dedi Kael, sesi kulenin soğuk taşlarına çarptı. "Ve ne yazık ki, o çok özlediğin anne ve baban... şu an seni kurtarmak için buraya gelemez. Burada tek başınasın, Lunaria. Benimle gelmek zorundasın." Eira gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi. Kael’in gözlerine baktığında, adamın o buz gibi duruşunun altında yatan o korkunç sırı hissetti. Yalan söylüyordu. Ya da en azından gerçeğin en can yakıcı kısmını saklıyordu. "Senden nefret ediyorum," diye fısıldadı Eira, sesi kulenin kuytu köşelerine dağılırken. "Senden de, bu delirdiğim dünyadan da nefret ediyorum." Kael arkasını döndü, sığınağın çıkışına doğru yürürken adımları hiç duraksamadı. Ama içinden, sadece kendisinin duyabileceği o fısıltıyla cevap verdi: Nefret et Lunaria. Yeter ki yaşa. Ben senin nefretini de yirmi yedi yıl taşırım. Eira, içindeki o yabancı, soğuk gücün ve kalbindeki o Seattle hasretinin ağırlığıyla, çaresizce arkasını dönen adamın peşinden karanlığa doğru ilk adımını attı. Kael ondan çok büyük bir şey saklıyordu, bunu biliyordu. Ama en kötüsü, kendi ruhunun derinliklerindeki o karanlık şey, az önce Samael kuleyi terk ederken arkasından gitmek için deli gibi çırpınmıştı Seattle — Aynı Saatler Seattle sokaklarında yağmur, sanki gökyüzü delinmiş gibi amansızca devam ediyordu. Ama o şirin, i…