Bölüm 26
Yazar: Melike Koparan

Bölüm görselleri



Seattle gökdeleninin tepesinde mor yıldırımlar çekildiğinde, geriye sadece fani dünyanın şakır şakır yağan soğuk yağmuru ve zifiri bir sessizlik kaldı. Samael ve Lunaria’nın gölgelere karışarak kaybolduğu o noktanın ortasında Kael Barnes dizlerinin üzerine çöktü. Fani dünyanın ıslak betonu dizlerini yakıyordu ama kalbindeki o dondurucu buz kütlesinin yanında bu acı bir hiçti. Göğsündeki yara tamamen kapanmıştı; artık acı çekmiyordu ama o yaranın kapanması için ödenen fatura, ruhunu bir kadavradan farksız kılmaya yetmişti. Lunaria kendi rızasıyla Samael’in elini tutmuştu. O karanlık gümüş gözleriyle Kael’e bakıp "Onun karanlığı... benim karanlığımın tek eşi" demişti. "Kael..." Aron, fırtına mızrağını fani betonun üzerine düşürdü. Gözlerindeki o hırçın abi öfkesi yerini derin bir çaresizliğe bırakmıştı. Kael’in yanına çöküp elini komutanının omzuna koydu. "Kael, kalk... Lütfen." Kael yanıt vermedi. Fırtına grisi ve kehribar gözleri boşluğa kilitlenmişti. O an çatının ağır demir kapısı gürültüyle açıldı. Nefes nefese kalmış, tüvit ceketinin yakaları yağmurdan sırılsıklam olmuş Profesör Alden içeri koştu. Elindeki kadim büyü pusulası çılgın gibi etrafında dönüyordu. "Yetişemedim..." dedi Profesör Alden, dehşet içinde etrafa bakarak. "Ruh bağının kopuşunu kütüphaneden hissettim. Nerede onlar?!" "Gittiler amca," dedi Aron, sesi yağmurun sesinde boğularak. "Lunaria... Lunaria artık o iblisin yanında. Kendi isteğiyle gitti." Profesör Alden dizlerinin üzerine çöküp Kael’in yüzüne baktı. Genç adamın kalbindeki ruh bağının yerinde simsiyah bir boşluk, zifiri bir mühür parıldıyordu. "Ruhunu sattı..." diye fısıldadı yaşlı büyücü, gözlerinden yaşlar süzülerek. "Sen yaşa diye, senin o kalbin yeniden atsın diye içindeki saf Vaela ışığını Samael'in mor karanlığına zincirledi." Kael yavaşça başını kaldırdı. Islak koyu saçlarının arasından parıldayan o iki renkli gözlerinde artık yıkım değil, Zynara’nın en kıdemli komutanına yakışan katıksız, amansız bir intikam alevi parıldıyordu. "Kendi isteğiyle gitmedi," dedi Kael. Sesi o kadar derinden ve tehlikeli çıkmıştı ki, Aron bile irkildi. Kael yerden güç alarak ayağa kalktı. Fani paltonun altındaki bedeninden fırlayan fırtına enerjisi, etraflarındaki su birikintilerini havaya kaldırdı. "O iblis onun zihnini, ruhunu zehirledi. Benim hayatım için kendini o zindana kilitledi." Kael kılıcını kınından çıkarıp yağmurun altında havaya kaldırdı. "Yemin ederim amca... Yemin ederim Aron. Bu fani dünyada veya Zynara'nın en karanlık köşesinde... Samael’in kellesini kendi ellerimle koparmadan ve Kraliçemi o zindandan çıkarmadan ölmeyeceğim." ---------- Aynı dakikalarda, Seattle’ın en lüks, gözlerden uzak gökdelenlerinden birının çatı katındaki karanlık malikanede zaman adeta durmuş gibiydi. Devasa camlardan içeriye fırtınanın mor ışıkları vuruyordu. Salonun ortasındaki deri koltukta, kapalı siyah savaşçı zırhı içinde Lunaria oturuyordu. Boynundaki silis taşı zifiri mor bir rün gibi parıldıyor, o koyu saçlarının altından etrafa soğuk, metalik bir aura yayıyordu. Samael, elindeki kristal kadehle yavaşça onun arkasına geçti. Eğilip dudaklarını Lunaria’nın kulağına yaklaştırdı. Sesi, saplantılı bir tutkunun zehriyle doluydu. "Kael Barnes’ın o çatıdaki yıkımını gördün mü, Kraliçem?" dedi Samael, elini Lunaria'nın siyah zırhlı omzunda gezdirerek. "Seni korumak adı altında kendi zayıflığında boğulan bir acizden başka bir şey değildi. Ama sen... Sen benim yanımda, hak ettiğin o karanlık tahttasın." Lunaria başını hafifçe geriye doğru attı. O karanlık gümüş gözlerini Samael’e dikti. Dudaklarında o acımasız, kibirli tebessüm belirdi. "Kael Barnes geçmişte kaldı Samael," dedi Lunaria, sesi iki tonlu bir soğuklukla yankılanarak. "Bana o zayıf faniden bahsetme. Benim aklımda tek bir şey var: Bu fani dünyadaki mühürler." Samael keyifle gülümsedi. Kadehinden bir yudum alıp devasa haritanın durduğu masaya yürüdü. "Aynı şeyi düşünüyoruz. Bu şehirde Zynara’dan kaçan ve insan gibi yaşayan üç büyük mühürlü asil a…