Bölüm 25
Yazar: Melike Koparan

Bölüm görselleri

Ancak çatının ortasındaki manzarayı gördüklerinde, ikisinin de dizlerinin bağı çözüldü, Kael’in elindeki kılıç fani zemine çarpacak gibi titredi. Gökdelenin tepesinde, mor yıldırımların altında duran kişi Samael değildi. Orada, gölgelerden ve mor enerjiden oluşmuş, adeta karanlığın kendisinden dövülmüş ihtişamlı, gotik bir taht bulunuyor ve o tahtta Lunaria oturuyordu. Fani dünyada oldukları için üçünün de saçları koyu renkti (koyu kahve veya siyah). Lunaria, tamamen siyahlar içinde, vücudunu tamamen kapatan, dekoltesiz, asil ve karanlık bir savaşçı kraliçe zırhı içindeydi. Boynundaki silis taşı tamamen zifiri bir mor renge bürünmüştü. O dumanlı gri gözleri gitmiş, yerine etrafına zifiri mor damarlar saçan, metalik, buz gibi ve katıksız bir nefretle parıldayan kötü gümüş gözler gelmişti. Yüzünde en ufak bir insani duygu, şefkat ya da eski mühürlü hayatındaki o tatlı "Eira"ya dair hiçbir kırıntı yoktu. Bakışları o kadar acımasızdı ki, abisi Aron’a bile bir yabancıya bakar gibi bakıyordu. Elindeki siyah-gümüş kırbacı tahtın yanına bırakmıştı. "Lunaria..." diye fısıldadı Kael, adımları geri geri giderken. "Sana ne yaptılar... Ne yaptın kendine?" Kötü Lunaria, tahtında milim bile kıpırdamadı. "Bahsettiğin o kız," dedi Lunaria, sesi iki tonlu bir yankıyla çatıda uğuldarken. "Kendi zayıflığı içinde boğuldu, Kael Barnes. Benim uyanmam için bir kurbandı sadece. Ruh bağı dediğin o aciz zincir ise artık sadece benim karanlığıma hizmet ediyor." Aron daha fazla dayanamadı. Elindeki şimşek desenli fırtına mızrağını öfkeyle ileri doğru savurdu. "Samael sana ne yaptı?! Kardeşimi o iblisin tahtına oturtmak için mi bu dünyaya geldik? İn o tahttan!" Lunaria’nın dudaklarının kenarındaki o kibirli tebessüm genişledi. "Bana emir mi veriyorsun, abi? Sizin o fildişi sarayınız yıkıldı. Zynara diz çöktü. Ve siz hâlâ fani dünyanın kıyafetleri içinde, geçmişin mühürlü rüyalarını görüyorsunuz." Kael, Aron’un önüne geçerek mızrağını hafifçe aşağı indirdi. Gözleri, Lunaria’nın boynunda deli gibi zifiri mor bir ışık saçan silis taşına kilitlenmişti. Parçalar zihninde yerine oturduğunda göğsüne saplanan acı, tiranın zehrinden çok daha ölümcüldü. "Benim için yaptın..." dedi Kael, sesi rüzgarda kırılırken. "O antrepoya gittin. Samael ile buluştun... Benim hayatımın faturası, senin ruhun mu oldu Lunaria?" Bu soru, katıksız bir kötüye dönüşmüş olan Lunaria’nın bile saniyeliğine duraksamasına neden oldu. Gözlerinin etrafındaki o mor damarlar bir anlığına titredi, içindeki o zindana kapatılmış iyi "Eira" tarafı bu sözlerle zincirlerini sarsmaya çalıştı. Ama Samael’in mor karanlığı o kadar güçlüydü ki, Lunaria başını hafifçe yana eğerek o insani duyguyu anında ezdi. "Seni kurtarmak bir feda değildi, Kael," dedi Lunaria, sesindeki o acımasız soğukluk geri dönerken. "Sadece bu evrendeki en güçlü ordunun komutanını yanımda tutmak istedim. Ama sen... o eski zayıf kıza sadık kalmayı seçiyorsun. Samael haklıydı. Fanilerin dünyası sizi çok yumuşatmış." "İş birliği değil, Aron. Ortaklık," dedi gölgelerin arasından yükselen o tekinsiz, sinsi ses. Çatının karanlık bir köşesinden, lüks fani paltosu ve zifiri mor gözleriyle Samael sıyrıldı. Lunaria’nın tahtının hemen yanına kadar yürüdü ve elini büyük bir sahiplenmeyle Lunaria’nın tahttaki o siyah zırhlı omzuna yerleştirdi. Kael’e bakarken gözlerinde katıksız bir zafer vardı. Başını Lunaria’ya doğru eğdi, o zifiri mor gözlerinde bu kez vahşi bir hayranlık ve tekinsiz bir tutku parıldadı. "Hâlâ anlamıyorsun, Barnes," dedi Samael, sesi Lunaria'nın kulağına bir aşk fısıltısı gibi gelirken. "Sen onu o aciz gümüş ışığının içine mühürlemek, onu korumak adına o kütüphanede yabancı gibi davranmak istedin. Ben ise onun içindeki o muazzam karanlığı gördüm, Kael. Onun o saçlarının altındaki asıl gücü arzuladım." Samael, parmaklarını Lunaria’nın omzundan yavaşça yukarı kaydırıp, siyah zırhının boynundaki o zifiri mor silis taşına dokundu. "Yirmi yedi yıl boyunca fani dünyada senin o korkak sevgine mahkûm kalması, benim iç…