Bölüm 24
Yazar: Melike Koparan

Seattle’ın o hiç dinmeyen puslu yağmuru, mor portalın diğer ucundan fani dünyaya ilk sızan şey oldu. Lunaria, Aron ve sırtındaki ağır yaralı Kael, portalın öteki tarafına geçtikleri an kendilerini Seattle’ın meşhur, terk edilmiş o eski kütüphane dehlizlerinde buldular. Ama dünyaya ayak basar basmaz, Zynara’nın o muazzam atmosferik baskısı üzerlerinden çekildi. Büyü, bu dünyanın katı fizik kurallarıyla çarpıştı. Tam o saniyede amansız bir dönüşüm başladı. Fildişi zırhlar, şimşek desenli fırtına mızrakları ve damarlarda çılgın gibi akan o kadim parıltı, fani dünyanın mühürlerine çarparak geri çekilmeye başladı. Lunaria’nın elindeki o siyah-gümüş kırbaç, parmaklarının arasında eriyerek derisinin altına gizlendi. En çarpıcı dönüşüm ise gözlerinde ve kıyafetlerinde oldu. Lunaria’nın o göz alıcı neon gümüşü gözleri, fani dünyanın ışığına uyum sağlamak için hızla koyulaşarak dumanlı bir griye dönüştü. Üzerindeki o asil, yırtık kraliçe giysileri saniyeler içinde Seattle sokaklarına ayak uyduracak siyah boğazlı bir kazağa, koyu renk bir pantolona ve deri cekete dönüştü. Aynısı Aron ve Kael için de geçerliydi. Kael’in o fırtına grisi ve kehribar gözleri, bilinci kapalı olduğu için tamamen kapansa da, üzerindeki o heybetli komutan zırhı yerini kanlı, koyu renk bir paltoya bıraktı. Göğsündeki yara artık mor ışıklar saçmıyordu; dışarıdan bakıldığında sıradan, derin bir bıçak darbesi gibi duruyordu ama içerideki o mor zehrin sıcaklığı hâlâ Kael’i eritiyordu. "Lanet olsun," diye tısladı Aron. Ses tonu bile Zynara'daki o gür, yankılanan gücünü kaybetmiş, sıradan bir insan sesine dönmüştü. Sırtındaki Kael’i kütüphanenin bodrum katındaki paslı demir bir masaya yatırırken ellerine baktı. "Gücümün yarısı sanki bu dünyanın havasında buharlaştı. Mızrağım nerede?!" "İçimizde saklı, Aron," dedi Lunaria. Sesindeki değişim onu ürkütmüştü. Gözleri artık gümüş değildi ama tuhaf bir şey vardı. Bu dünyaya adım attığından beri, eski mühürlü hayatındaki gibi "sağır ve kör" hissetmiyordu. Aksine, fani dünyanın sınırları içindeydi ama bu dünyanın frekansını duyabiliyordu. Boynundaki silis taşı, insan kıyafetlerinin altında bile deli gibi sıcak ve hareketliydi. Lunaria, Kael’in başucuna geldi. Kael fani bir insan gibi görünüyordu artık ama ruh bağları kopmamıştı. Genç kız elini Kael’in göğsüne yerleştirdi. Tam o an, içindeki güçlerin sadece yıkıcı bir fırtınadan ibaret olmadığını fark etti. Gözlerini kapattığında, zihninde sadece zifiri mor karanlık ya da saf Vaela ışığı yoktu; ikisinin birleşip oluşturduğu o hortum, şimdi beyninin içinde sakin, ritmik bir radar gibi dönüyordu. Gözlerini açtı. Seattle kütüphanesinin loş bodrumunda tuhaf bir şey fark etti. Havada süzülen sıradan toz zerrelerinin arasında, neon mavi ve mor renkte parıldayan, adeta havaya asılı kalmış incecik ışık iplikçikleri, büyü izleri vardı. "Aron..." dedi Lunaria, parmaklarını havada gezdirerek. "Bunu görebiliyor musun?" Aron Kael’in yarasını bezlerle bastırırken başını kaldırdı, etrafa baktı. "Neyi? Hiçbir şey yok. Sadece fani dünyasının pisliği ve rutubet." Lunaria şok içindeydi. Aron göremiyordu. Annesinin bahsettiği o iki zıt gücün hortumu, Lunaria'ya bu fani dünyada kimsenin sahip olmadığı bir "Görüş" kazandırmıştı. O, mühürlenmiş büyü izlerini fani dünyada bile çıplak gözle görebilen tek kişiydi. Havada asılı duran o incecik mor ve mavi iplikçikleri takip etti. İplikçikler, kütüphanenin üst katına çıkan merdivenlere doğru bir nehir gibi akıyordu. Birisi bu kütüphanede çok yakın bir zamanda Zynara büyüsü kullanmıştı. Ve bu izler sıradan birine ait olamazdı. "Burada kalıp Kael'in yarasını temizle," dedi Lunaria, Aron'a dönerek. Gözlerindeki dumanlı gri, içindeki o yeni keşfettiği gücün heyecanıyla anlık olarak gümüş rengi çaktı. "Ben yukarı çıkıyorum." "Lunaria, delirdin mi? Güçlerimiz mühürlendi, dışarısı tehlikeli!" diye uyardı Aron. "Dışarısı bizim dünyamızdan kaçanlarla dolu, Aron. Ve ben onları görebiliyorum," dedi Lunaria sarsılmaz bir sesle. Lunaria merdivenler…