Bölüm 23
Yazar: Melike Koparan

Bölüm görselleri

Kraliçe’nin fani dünya, o sıradan sandığı Seattle sokakları ve mühürlü akrabaları hakkında söylediği sözler sığınağın loş havasında birer şok dalgası gibi yankılanırken, Lunaria duyduklarını sindiremiyordu. Üniversite koridorlarında yanından geçtiği, kafelerde kahve siparişi verdiği sıradan insanların aslında Zynara’nın kaçak asilleri olma fikri zihnini darmadağın etmişti. Ancak bu düşünceler, sedyeden yükselen boğuk, acı dolu bir iniltiyle bıçak gibi kesildi. Kael’in göğsündeki o ölümcül yaradan sızan mor zehir aniden harlanmış, teni dondurucu bir beyazlığa bürünmüştü. İri bedeni kasılırken, o fırtına grisi ve kehribar rengi gözleri, sanki ölümün o soğuk pençesinden sadece tek bir şey için sıyrılmak ister gibi yavaşça aralandı. "Kael!" diyerek dizlerinin üzerine çöktü Lunaria. Kael’in dermanı tükenmiş, nasırlı elini iki elinin arasına alıp dudaklarına bastırdı. "Buradayım, buradayım sevgilim..." Kael’in buğulu bakışları odayı, Aron’u ya da yeni uyanan Kraliçe’yi görmüyordu; o iki farklı renk, dünyadaki tek sığınağına, Lunaria’nın neon gümüşü gözlerine kilitlenmişti. Bilinci yarı kapalıydı, ölümün sınırındaydı ama ruh bağından akan o delice, sarsılmaz aşk dalgası sığınağın o soğuk duvarlarını ısıtacak kadar güçlüydü. Kael, parmaklarını son bir gayretle Lunaria’nın parmaklarına kenetledi. Dudaklarından sızan mor kanın arasından, sesi fani dünyadaki o mühürlü yirmi yedi kışın tüm özlemiyle, fısıltı halinde döküldü. "Lunaria..." dedi, o hırpalanmış ama sadece kıza ait olan pürüzsüz tonuyla. "Gözlerin... fani dünyada bile beni her gün öldüren o gümüş gözlerin... Yine yapardım. O üniversite kütüphanesinde, senin o güzel yüzüne bakıp da dokunamadığım, aramızdaki o lanetli mühür yüzünden sana yabancı gibi davrandığım her gün için... Eğer faturası buysa, yine ölmeyi seçerdim." Lunaria’nın gözlerinden akan gümüş yaşlar Kael’in parmaklarına damlarken, genç adam elini zorlukla kaldırıp kızın yüzündeki o gümüş izleri sildi. "Seattle’daki o küçük ev... Yağmurlu akşamlar... Hepsi gerçekti, Kraliçem. Ruhum hâlâ oradaki kütüphane odasında, senin arkanda bekliyor. Sakın korkma..." Kael’in gözleri, ruhundaki son enerjiyi de bu itirafla tüketmiş gibi yavaşça kapandı ve başı yana düştü. Ancak bu kez yüzünde acı değil, içindekileri nihayet dökebilmiş olmanın verdiği huzurlu bir tebessüm vardı. "Kael! Hayır, kapatma gözlerini!" diye feryat etti Lunaria, adamın göğsüne başını yaslayarak. Kalbindeki o amansız dram ve aşk patlaması, içindeki o iki zıt gücü yeniden tetiklemek üzereydi ki, Kraliçe araya girdi. Elini Lunaria’nın omzuna koydu. "Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok," dedi Kraliçe, sesi bir emir gibi nettir. "Onu yaşatmak istiyorsan, o dünyaya hemen dönmeliyiz." Aron, Kael’in sönüşüyle gözlerindeki o hırçın abi öfkesini sarsılmaz bir kararlılığa dönüştürdü. Fırtına mızrağını sırtına sabitleyip öne fırladı ve Kael’in iri, hareketsiz gövdesini tek bir hamlede sırtına aldı. "Yolu açın," dedi Aron, dişlerinin arasından. "O soysuz fani dünyayı ateşe vermeden önce o asilleri bulacağız." Sığınağın en karanlık, yer altı dehlizlerine inen gizli geçit odasına yöneldiler. Odada, yirmi yedi yıldır üzeri tozla ve asırlık sarmaşıklarla kaplanmış, taştan kadim bir portal kapısı duruyordu. Kraliçe, ellerini taşın üzerine yerleştirdi. Damarlarındaki o saf Vaela ışığını serbest bıraktığında, taş kapının üzerindeki rünler teker teker neon mavi ve gümüş ışıklarla parıldamaya, kapının ortasında uğultulu, mor bir geçit yırtılmaya başladı. Bu geçit, doğrudan fani dünyaya, Seattle’ın o yağmurlu sokaklarına açılıyordu. Lunaria, arkasında darmadağın olmuş, fildişi sarayı yıkılmış bir Zynara bırakarak portala doğru yürürken adımları sertti. Artık o kütüphanede sessizce kitap okuyan savunmasız kız değildi; o, ordusunu fani dünyadan toplayacak olan sürgün bir kraliçeydi. Tam kapıdan geçeceklerken, Kraliçe Lunaria’nın elini sımsıkı tuttu ve kulağına doğru eğildi: "Seattle’a adım attığınızda, o üniversitenin en eski profesörünü bulun, Lunaria. O sıradan…