Bölüm 21
Yazar: Melike Koparan

Fildişi sarayın batı kapısının altındaki kadim dehlizler, gümüş meşalelerin titrek ışığı altında buz gibi bir sessizliğe gömülmüştü. Claire ve David’in öncülüğünde, sarayın kalbine giden o gizli geçitlerden sızmayı başarmışlardı. Eira, adımlarını her bastığında fildişi zeminlerin rün çizgilerinde kendi geçmişinin ayak seslerini duyuyor gibiydi. Hemen yanında, kılıcı kınından çıkmış Kael ve fırtına mızrağını öfkeyle kavrayan Aron yürüyordu. Tam taht odasına açılan o devasa, işlemeli gümüş koridora ulaştıklarında, dehlizin havası bir anda mor bir sisle kaplandı. Mor dumanın içinden, bir gölge gibi Samael belirdi. Ancak Samael, dehlizlerdeki o eski, azametli halinde değildi. Kael ve Eira’nın birleşen ruh bağının şok dalgası, onun karanlık gücünü fiziki olarak feci şekilde tüketmişti; zırhı darmadağındı ve bedeni hafifçe titriyordu. Yine de o sinsi, zehirli gülüşü yüzündeydi. Fiziki olarak savaşamayacağını bildiği için doğrudan en güçlü silahına, yani Eira'nın zihnine sızmayı seçti. Eira, kafasının içinde Samael’in o yırtıcı, yankılanan fısıltısını hissetti: "Demek o tiranın yarım bıraktığı işi bitirmeye geldin, küçük kardeş. O kralın... Aron ve senin öz babanın kollarında can vereceksin." Samael’in bu zihinsel saldırısı Eira’nın adımlarını bir anlığına durdurdu ama tam o sırada dehlizin karanlık köşelerinden kan donduran bir uluma koptu. Gövdeleri simsiyah deriden yapılmış, gözlerinden mor ateşler saçılan devasa Karanlık Kanatlı Tazılar duvarlardan aşağıya, doğrudan üzerlerine doğru yağmaya başladı. "Tazılar!" diye kükredi Aron, mızrağını öne doğru savururken. Mızrağından çıkan fırtına şimşekleri ilk iki canavarı anında gümüş toza çevirdi. "Claire! David! Sınır hatlarını tutun!" Claire ve David kılıçlarını kuşanıp Aron’un arkasında birer duvar gibi dikilirken, Kael, Eira’nın belini güçlü eliyle kavradı. İki renkli gözleri—fırtına grisi ve kehribar—delice bir kararlılıkla parıldıyordu. "Onlar tazılarla ilgilenirken biz gidiyoruz, Lunaria. Durma!" diye soludu Kael. Aron arkadan canavarlarla boğuşurken bağırdı: "Arkanıza bakmayın! Taht odasına ilerleyin!" Kael ve Eira, koridordaki o vahşi çarpışmayı arkalarında bırakarak ağır fildişi kapıları ittiler ve nihayet o devasa, görkemli taht odasına sızdılar. Eira, içeri adım attığı an nefesinin boğazında düğümlendiğini hissetti. Odadaki her bir fildişi sütun, onun Seattle’da zihni mühürlüyken çizdiği o karmaşık rün hatlarının tıpatıp aynısıydı. Ve tam odanın ortasında, o karanlık ihtişamıyla yükselen tahtın hemen önünde, devasa bir gümüş rün taşı duruyordu. Eira, Kael’in elini bırakarak taşa doğru adeta koştu. Taşın pürüzsüz, sıvı gümüşe benzeyen yüzeyine yaklaştığında, içeride derin bir rüya uykusunda, adeta bir heykel gibi uyuyan kadını gördü. Annesiydi. Eira, kadının bembeyaz asil saçlarına, pürüzsüz yüz hatlarına ve o asil duruşuna bakarken gözlerinden neon gümüşü yaşlar boşaldı. Seattle’da aynaya her baktığında gördüğü o neon gümüşü parıltının, o yüz hatlarının aslında kime ait olduğunu şimdi tamamen anlıyordu. Annesine bir ayna kadar benziyordu. "Sonunda," diye buz gibi, kibirli bir ses yankılandı tahtın arkasındaki gölgelerin içinden. "Fani dünyanın tozunu fildişi sarayıma kadar taşımışsın, Komutan." Gölgelerin arasından, saf gümüş zırhları üzerinde mor rün çizgileri akan, gözlerinde amansız bir karanlık taşıyan o devasa figür ayrıldı. Öz babaları (Kral) , elindeki kadim kılıcı yere sürterek tahttan aşağıya doğru indi. Bakışları doğrudan Eira ve Kael’in üzerindeydi. Gözlerindeki o tiran hainliği, ikisinin arasındaki o sarsılmaz ruh bağını gördüğü an feci şekilde bilendi. Onları fiziksel olarak ezmeden önce, birbirlerine olan güvenlerini yırtıp atmak istiyordu. Kıskırtıcı bir kahkaha attı. "Kızım..." dedi Kral, sesi alaycı bir şefkatle bükülerek. Gözlerini Eira’ya dikti. "Yirmi yedi yıl boyunca seni o fani dünyada, o zavallı üniversite koridorlarında sıradan bir böcek gibi yaşatan adamın arkasına mı saklanıyorsun? Kael Barnes'ın seni koruduğunu mu sanıyorsun?" Kral,…