Bölüm 20
Yazar: Melike Koparan

Harita odasındaki fildişi duvarlar, annelerinin bir rüya tutsağı olarak o tahtın önündeki gümüş taşın içinde uyuduğu gerçeğiyle sarsılırken, Eira’nın neon gümüşü gözlerinde bir anda şimşekler çaktı. Zihni, yirmi yedi yıl önceki o son geceye dair kopuk anıları deliler gibi birleştirmeye başladı. Kael’in o gece dehlizlerde araya atılışını, göğsüne sızan o amansız mor karanlığı ve ardından gelen o koca sürgünü düşündü. Bakışlarını Kael’in iki renkli gözlerinden çekip, fırtına mızrağına kaskatı sarılmış olan abisine çevirdi. "Aron..." dedi Eira, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi kısıldı. Kalbi göğsünü delmek istercesine çarpıyordu. "Eğer o gece sarayı yıkan, annemi o taşa gömen ve Samael’i öne süren adam babamsa... O gece fildişi sütunların arasında benim ruhumu sökmeye çalışan, o mor zehirle beni neredeyse öldürecek olan da..." Aron derin, pürüzlü bir nefes aldı. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri dışarı fırlayacak gibi oldu. Gözlerini kız kardeşinden kaçırmadan, kanının en koyu günahını itiraf eder gibi başını salladı. "Evet, Lunaria," dedi Aron, sesi bir uçurumun dibinden gelir gibi boğuk ve derindi. Keskin gözleri kederle bulutlandı. "Samael o gece sadece bir piyon, babamızın emirlerini uygulayan bir cellattı. Senin içindeki o saf Vaela ışığının, günün birinde onun bu karanlık tiranlığını yıkabilecek yegane güç olduğunu biliyordu. Kendi tahtı ve gücü uğruna, o gece senin canına kıymaya karar veren... seni bu dünyaya getiren o adamdı." Eira duyduğu bu vahşi gerçekle adeta buz kesti. Kendi babası, onun canını almak istemişti. Aron bakışlarını Eira'dan çekip Kael’e çevirdi. Gözlerinde yirmi yedi yıllık bir yalnızlığın ardından teslim edilen amansız bir minnet vardı. "Ben o gece saray yıkıldığında senin öldüğünü sanmıştım Lunaria. Yirmi yedi yıl boyunca fildişi sarayın yıkıntılarında bu yasla, bu nefretle tek başıma savaştım. Kael'in seni o cehennemden sağ çıkardığından, hayatta olduğundan tamamen bihaberdim." Aron, Kael’e doğru bir adım atıp elini eski dostunun zırhlı omzuna koydu. "Bu Komutan... senin yaşadığını babamızdan ve onun avcılarından gizlemek için her şeyi tek başına üstlendi. Seni korumanın tek yolunun hafızanı mühürlemek ve bu evrenden tamamen uzaktaki o fani dünyaya göndermek olduğunu biliyordu. Claire ve David’i peşine gizlice takan, ruhunun yarısını feda edip seni o dünyada tek başına bir gölge gibi koruyan bizzat Kael’di. Baban senin öldüğünü sansın diye yirmi yedi yıl boyunca bu sırrı tüm evrenden, benden bile sakladı." Eira, arkasını dönüp doğrudan Kael’e baktı. Kael, iki renkli gözleriyle—o fırtına grisi ve kehribarla—kızın darmadağın olmuş ruhuna saniyelerce baktı. Mesafeleri tamamen yok ederek Eira'nın önünde durdu. Büyük, nasırlı elini uzatıp Eira’nın yanağına yerleştirdi; ruh bağını sonuna kadar açarak ona yirmi yedi yıllık o sadık koruma içgüdüsünü, o delice aşk dalgasını akıttı. "Seni benden, bu dünyadan koparmak istedi Lunaria," diye fısıldadı Kael. Sesi gece yarısının o pürüzsüz kalitesindeydi ama içindeki o korumacı öfke harlanmıştı. Yüzünü Eira’nın yüzüne yaklaştırdı, ozon ve fırtına kokan nefesi kızın dudaklarına çarparken devam etti: "Seni o fani dünyada sıradan bir hayat yaşarken izlediğim her gün içim yandı. Ama seni babanın o ölümcül gazabından korumanın tek yolu buydu. Şimdi ise saklanma devri bitti. Kendi kanının günahıyla yüzleşmeye hazır mısın, Kraliçem?" Eira, Kael’in elinin altındaki yanağını adamın avucuna daha da yasladı. Gözlerindeki o neon gümüşi parıltı, bu kez sadece bir kraliçenin değil, intikam yemini etmiş bir evladın öfkesiyle harlanmıştı. İçindeki o Siyah-Gümüş kırbacın deliler gibi çatırdadığını hissetti. "Hazırım," dedi Eira, sesi tüm harita odasını titreterek. "O tahtı yıkacağız, annemi o rüyadan uyandıracağız ve babamın bana borçlu olduğu o canın hesabını fildişi sarayın kapılarında soracağız." Aron fırtına mızrağını kumlara sertçe vurdu, David ve Claire kılıçlarını çekti. Zynara’nın kaderini değiştirecek o büyük taarruz planı, şimdi gerçek düşmanı…