Bölüm 19
Yazar: Melike Koparan

Aron, çadırın fildişi perdesini savurarak dışarı çıktıktan sonra içeride kalan o gerilimli hava, yerini hızlı bir harbe hazırlık telaşına bırakmıştı. Eira hızla üzerini değiştirip Kael ile birlikte çadırdan çıktığında, kampın kuzey sınırındaki kadim rün taşları kulakları sağır eden bir çatırtıyla patladı. Samael, gece yarısı Eira’nın zihninde başaramadığı o sinsi fethi, şafak vaktinde vahşi bir katliamla tamamlamak istiyordu. "Karanlık Kanatlılar!" diye kükredi Aron. Az önce harita odasına doğru yürüyen o hırçın abi, şimdi fırtına mızrağının ucundan saf mavi şimşekler çaktıran katıksız bir komutana dönüşmüştü. "Herkes savunma hatlarına! Kraliçe’yi koruyun!" Kuzey ufkundan yükselen mor bulutlar gökyüzünü bir mürekkep gibi boyarken, gövdeleri zifiri mor dumandan yapılmış, sırtlarında devasa deri kanatlar taşıyan canavarlar kampa yağmaya başladı. Kael, gümüş kılıcını kınından çektiği an, kılıcın parıltısı şafağın loşluğunu delip geçti. İki renkli gözleri—o fırtına grisi ve kehribar—savaşın getirdiği o delice asaletle yanıyordu. Eira, üzerine doğru gelen iki canavarı fark ettiğinde içindeki o gümüş ve mor enerjinin delicesine harlandığını hissetti. Elini havaya kaldırdı; avucundan fırlayan o devasa Siyah-Gümüş kırbaç , canavarların gövdesini ikiye bölerek neon mavi kumlara serdi. Canavarlar gümüş bir toza dönüşerek havaya karıştı. Hemen solunda, gümüş zırhları içinde Claire ve David belirdi. David, belindeki çift gümüş hançeri ters tutarak bir canavarın göğsüne saplarken, Claire elindeki rün halkalarını havaya fırlatıp kampın etrafına gümüş bir koruma kalkanı örüyordu. Seattle’da ona bir anne ve baba gibi sarılan o iki insan, şimdi ölümcül birer savaş makinesi gibi yanındaydı. "Kael ile bağını birleştir, Lunaria!" diye bağırdı Claire, rün kalkanını tutmaya çalışırken dişlerini sıkarak. Kael, mesafeleri yok ederek Eira’nın tam arkasında bitti. Gövdesini kızın sırtına sıkıca yasladı, sol elini Eira’nın kırbacı tutan sağ elinin üzerine koydu. Dokunuşları birleştiği an, sabah çadırdaki o masum sarılışın getirdiği o devasa, sarsılmaz güven ruh bağından dalga dalga tüm kampa yayıldı. Eira, Kael’in zihnindeki o saf aşkı hissederken kırbacını gökyüzüne doğru savurdu. Kırbaç, Kael’in gümüş ışığıyla birleşip devasa bir şok dalgasına dönüştü ve gökyüzündeki tüm Karanlık Kanatlıları küle çevirdi. Savaş, fildişi sarayın asil ordusunun kesin zaferiyle son bulmuştu. Ama bu sadece küçük bir misillemeydi; fildişi sarayı bu şekilde, bodoslama bir saldırıyla almaları imkansızdı. Çok daha büyük bir plan gerekiyordu. Savaşın dumanı neon mavi kumların üzerinden çekilirken, kampın harita odasında derin bir sessizlik hakim oldu. Aron, Kael, Claire ve David masanın etrafındaydı. Herkes hayattaydı ancak Eira’nın kalbindeki o büyük boşluk, az önce Claire ve David’in savaşırken ona gösterdeki o amansız sadakatle daha da büyümüştü. Eira, masanın üzerindeki haritaya bakmayı bıraktı. Yavaşça döndü ve zırhlarının üzerindeki mor kanı temizleyen Claire ve David’e baktı. Gözleri dolmuştu. "Bana yirmi yedi yıl boyunca fani dünyada anne ve baba oldunuz," dedi Eira, sesi tüm harita odasında yankılanan duygusal bir titremeyle döküldü. "Beni korundunuz, bana bir aile verdiniz. Size minnettarım... Ama mühürler kırıldı. Artık kim olduğumu biliyorum." Eira bir adım öne çıktı, gözlerindeki o neon gümüşi parıltıyla doğrudan Claire’in gözlerinin içine baktı. "Peki ya beni bu dünyaya getirenler? Benim gerçek annem ve babam kim? Fildişi saray yandığında onlara ne oldu? Neden yirmi yedi yıldır onların adını kimse ağzına almıyor?" Bu soru, harita odasındaki tüm o zafer havasını bir anda dondurdu. Claire ve David derin bir çaresizlik ve hüzünle bakışlarını kaçırdılar. Eira, aralarındaki bu ölümcül sessizliğin getirdiği o büyük gerilimle Kael’e döndü. "Kael? Sabah bana her şeyi sorabileceğini söylemiştin. Söyle bana, gerçek aileme ne oldu?" Kael’in o iki renkli gözlerinde asırlık, sarsıcı bir trajedinin gölgesi belirdi. Çenesi kasıldı, tam Eira’ya doğru ağır bir adı…