Bölüm 18
Yazar: Melike Koparan

Xanthia’nın sıvı gümüş rengi gecesi ilerledikçe, kampın fildişi çadırları derin bir sessizliğe gömülmüştü. Eira, David ve Claire’e—fani dünyadaki o fedakar anne ve babasına—sarılmanın getirdiği o karmaşık duygu yüküyle kendi çadırındaki kürklerin üzerine uzandığında, zihni bir savaş alanından farksızdı. Gözlerini kapattığı an, Xanthia’nın iki gümüş ayı zihninin arkasında bir anda kararmaya başladı. İki gümüş ay, yerini zifiri mor bir karanlığa bıraktı. Eira, kendini bir anda yirmi yedi yıl önceki o son gecede, fildişi sarayın yıkılan sütunları arasında buldu. Etraf gençliğinin o tanıdık kokusuyla doluydu ama her yer alev alev yanıyordu. Karşısında, o genç haliyle duran Samael dikiliyordu. Samael’in mor gözleri, Eira’nın ruhuna bir engerek gibi kenetlendi. Genç Kael’in araya atılıp kılıcıyla büyüyü kestiği o epik anı yeniden yaşıyordu. Ancak bu kez vizyon büküldü. Samael, Eira’ya doğru adımlarken sesi doğrudan kafasının içinde yankılandı: "Seni gerçekten kurtardığını mı sanıyorsun, Lunaria? Kael’in o sadık, fedakar maskesinin arkasındaki o bencil kibri göremiyor musun?" Samael rüyasında Eira’nın çenesini kavradı, dokunuşu buz gibiydi. "O gece o gümüş kılıcı araya soktuğunda, bendeki karanlığı senin içine bilerek hapsetti. Seni saf ışığın kraliçesi olarak bırakamazdı, çünkü o bükülmüş karanlık olmasaydı seninle asla o ruh bağını kuramazdı. Seni kendine mühürlemek, seni Zynara’nın en tehlikeli silahı yapmak için ruhunu benim mor zehrimle lekedi. O sana aşık değil Lunaria... O sadece kendi yarattığı esere tapıyor!" "Hayır!" diye haykırdı Eira rüyasında. Ama içindeki o mor damarların deliler gibi kasıldığını, Samael’in zehrinin kalbini sıkıştırdığını hissetti. Şüphe, en amansız zehirdi. Eira, nefes nefese, alnından neon mavi ter damlaları süzülerek yatakta dikildi. Göğsü deliler gibi inip kalkıyordu. İçindeki o mor karanlık mühür sanki tenini içeriden yakıyor, Samael’in o dehlizlerdeki fısıltıları kulaklarında çınlıyordu: "Seni bir silah olarak kullanmak için o karanlığı içine hapsetti..." Zihni öyle bir kaosun içindeydi ki, ne nefes alabiliyor ne de mantıklı düşünebiliyordu. Ruh bağından akan o delice, amansız çekim gücüyle yatağından fırladı. Üzerindeki ince keten gecelikle, gece yarısının o dondurucu rüzgarına aldırmadan çadırından çıktı. Kampın en ucundaki, Aron’un uyarısına inat uzakta duran o Komutan çadırına doğru adeta koştu. Kael’in çadırının fildişi perdesini sarsarak açıp içeri daldığında, Kael zaten uyumamıştı. Üzerindeki ağır zırhı çıkarmış, sadece siyah keten gömleği ve pantolonuyla, elindeki kadim parşömenleri inceliyordu. Eira’nın o darmadağın, gözlerinde saf bir korku ve şüpheyle içeri dalışını gördüğü an elindeki parşömenler yere düştü. Kael, mesafeleri saniyeler içinde yok ederek Eira’nın önünde bitti. İki renkli gözlerinde amansız bir endişe harlanmıştı. Büyük ellerini uzatıp Eira’nın titreyen çıplak omuzlarını kavradı. "Lunaria? Ne oldu? Ruh bağındaki o acı dalgası..." Eira, omuzlarındaki o sıcak elleri sertçe ittirdi. Gözlerinden akan yaşlar neon gümüşü renginde parıldarken, Kael’in göğsüne vurdu. "Bana doğruyu söyle!" diye bağırdı, sesi hıçkırıklarla pürüzsüzleşerek. "O gece... fildişi sarayın düştüğü o gençlik gecemizde, Samael’in büyüsünü keserken ne düşündün Kael? İçime o mor karanlığın sızacağını biliyor muydun?" Kael, Eira’nın bu sarsıcı sorusu ve gözlerindeki o şüphe tohumlarıyla bir anlığına buz kesti. Çenesi deliler gibi kasıldı, iki renkli gözü loş ışıkta acıyla karardı. Samael’in kızın zihnine sızdığını anında anlamıştı. "Samael zihnine girdi," dedi Kael, sesi nehir suyundan daha derin ve pürüzlüydü. Geri adım atmadı, aksine Eira’nın fırtına gibi esen gövdesine doğru bir adım daha yaklaştı. "Söyle bana!" diye üsteledi Eira, Kael’in gömleğinin yakalarını parmaklarıyla sıkarak onu kendine çekti. Yüzleri birbirine milim mesafeydi, nefesleri birbirine karışıyordu. "Beni kendine mühürlemek için mi o karanlığın ruhuma akmasına izin verdin? Beni fildişi sarayın ışığı olarak değil de, seninle…