Bölüm 11
Yazar: Melike Koparan

Kael’in odadan aceleyle çıkışının ardından, Aethelgard’ın o dairesel meditasyon odası derin bir sessizliğe gömülmüştü. Eira, parmaklarında hala Kael’in o fırtına kokan sıcaklığını hissederken yavaşça ayağa kalktı. Zihni güçlüydü ama ruhu, az önce gördüğü Seattle illüzyonunun ve Claire ile David’in sahte silüetlerinin acısıyla sızlıyordu. Odanın mavi göktaşından örülmüş eşiğinden çıkıp kalenin geniş terasına doğru yürüdü. Aethelgard’ın tepesinde, Zynara’nın o zifiri mor gökyüzü tüm tekinsizliğiyle uzanıyordu. Rüzgar, fildişi kemerlerin arasından geçerek Eira’nın bembeyaz saçlarını savuruyordu. Terasın en ucunda, gümüş korkuluklara yaslanmış bir gölge duruyordu. Aron. Fırtına mızrağını hemen yanındaki duvara bırakmıştı. Üzerindeki ağır zırh parça parça parıldıyor, bakışlarını aşağıdaki o uçsuz bucaksız sisli vadiye dikmiş, sessizce duruyordu. Eira’nın ayak seslerini duyduğunda kafasını çevirmedi ama omuzlarının hafifçe gerildiğini Eira görebiliyordu. Eira aralarındaki o mesafeyi koruyarak korkulukların diğer ucuna yaslandı. İkisi de bir süre Zynara’nın o yabancı, gri şafağına baktılar. "Kael zihnini zorladı mı?" diye sordu Aron aniden. Sesi, sığınaktaki o kükreyen öfkeden uzaktı; pürüzlü, yorgun ve tuhaf bir şekilde boğuktu. "Zorladı," dedi Eira, esen rüzgara karşı omuzlarını dikleştirerek. "Ama işe yaradı. Beni evimle, dünyadaki ebeveynlerimin hayaliyle vurdu. İlk kez içimdeki o karanlığa sığınmadan, kendi ışığımla onu zihnimden fırlattım." Aron bu söz üzerine yavaşça doğruldu ve yüzünü tamamen kız kardeşine döndü. Boyu o kadar uzundu ki, Eira onun karşısında ister istemez kendini korunmaya muhtaç hissediyordu. Aron’un o asasi, vahşi yüz hatlarında bu kez öfke yoktu. Gözleri Eira’nın bembeyaz saçlarında, yüzünde ve şakaklarındaki sakin mor damarlarda gezindi. "Evim dedin..." dedi Aron, boğazından kopan pürüzlü bir fısıltıyla. "Orası senin evin değil Lunaria. Seattle, o insanlar... Hepsi koca bir yalandı." "Benim için yalan değildi, Aron," diye karşılık verdi Eira, gözleri dolarak. "Yirmi beş yıl boyunca uyandığım, kokusunu bildiğim, ağladığım tek yer orasıydı. Buraya ait olduğumu söylüyorsunuz, bembeyaz saçlarım var, mor damarlarım var... Ama ben hiçbirinizi, seni bile hatırlamıyorum." Aron, Eira’nın gözlerinden süzülen o tek damla yaşı gördüğü an donakaldı. O asırlık, orduları yöneten, kan döken asasi savaşçı gitti; yerine yirmi yedi yıldır kalbinde devasa bir suçluluk ve hasret taşıyan o abi geldi. Bir adım öne attı. Elleri fildişi beyazı ve iriceydi, savaşmaktan yer yer nasır tutmuştu. Eira’ya doğru uzandı ama sığınaktaki o çöküşünü hatırlayarak duraksadı. "Dokunabilir miyim?" diye sordu, sesi ilk kez bu kadar çaresizce titriyordu. "Zihnine bir dalgalanma vermem, yemin ederim. Sadece... sadece çok uzun zaman oldu Lunaria." Eira, abisinin gözlerindeki o saf şefkati ve içinin acımasını gördüğünde kaldeki o yabancılık duvarının hafifçe çatladığını hissetti. Başını onaylar anlamda salladı. Aron, titreyen iri elini uzattı ve muazzam bir dikkatle Eira’nın yanağına yerleştirdi. Dokunuşu Kael’in o elektrikli, insanı sarsan tensel sıcaklığından çok farklıydı; Aron’un eli, Eira’yı dış dünyadaki tüm kötülüklerden, Samael’den, hatta Kael’in o bencil sırlarından bile korumak ister gibi amansızca sahiplenici ve sıcaktı. "Seni o fildişi saraydan dünyaya gönderdikleri günü dün gibi hatırlıyorum," dedi Aron, başparmağıyla Eira’nın yanağındaki yaşı silerken. Gözleri dolmuştu, o mermer yüzü hasretle sarsılıyordu. "Gözlerinde o amansız korkuyla, bembeyaz saçları etrafına savrulan genç bir kızdın. Seni koruyamadım. Yirmi yedi yıl boyunca her gece, Samael’in zindanlarında feryat ettiğini görerek uyandım. Meğer sen başka bir gökyüzünün altında, bizi tamamen unutarak yaşamışsın." Eira, Aron’un elinin sıcaklığına doğru hafifçe sığındı. İçindeki o yalnızlık hissi, bu adamın varlığıyla ilk kez azalıyordu. "Benim bir suçum yoktu Aron. Kael beni korumak için—" "Kael seni benden sakladı!" diye kesti Aron, sesinde yine o hafif hırçın abi…