Bölüm 10
Yazar: Melike Koparan

Aethelgard’ın surlarından aşağı sarkan mavi ve gümüş yapraklı bitkiler, kalenin göktaşından örülmüş surlarından sızan soluk ışıkla birlikte adeta havada süzülüyor gibiydi. Dış dünyayla tüm zihinsel bağı koparan bu kadim kalenin merkezindeki geniş avlu, artık Eira’nın hem kendi sınırlarını keşfedeceği hem de Kael ile o elektrikli gerilimi en derinden hissedeceği bir savaş alanına dönmüştü. Aron, avlunun yukarısındaki fildişi kemerlerden birine sırtını dayamış, kolları göğsünde bağlı bir şekilde aşağıyı izliyordu. Fırtına mızrağı hemen yanı başındaydı. Gözlerindeki o güvensiz ve hırçın abi ifadesi hala oradaydı; Kael’in anlattığı sırlar öfkesini dindirmişti ama tetikte bekleyen bir aslan gibi her hamleyi saniye saniye süzüyordu. "Yeniden başlıyoruz," dedi Kael. Üzerindeki o ağır zırhı ve pelerini çıkarmış, sadece fildişi beyazı tenini ve kollarındaki güçlü kasları belli eden siyah, sıkı bir dövüş kıyafetiyle kalmıştı. İki renkli gözü, avlunun ortasında duran Eira’nın üzerindeydi. Eira da Kael’in o siyah deri ceketini bir kenara bırakmış, bembeyaz saçlarını arkadan sıkıca toplamıştı. Şakaklarındaki mor damarlar, kalenin sakin enerjisiyle hafif bir tempoda parıldıyordu. Kael elindeki gümüş eğitim kılıcını hafifçe havada çevirdi ve Eira’ya doğru fırlattı. Eira kılıcı havada yakaladığında, silahın ağırlığıyla bileği hafifçe büküldü. Dünyadaki o sıradan kütüphaneci kız, hayatında hiç çelik tutmamıştı. "Zynara’da sadece zihnini kapatmak seni korumaz," dedi Kael, adımlarını Eira’nın etrafında sarmal bir şekilde atarak. "Bedenin, zihninin kalkanıdır. Eğer fiziksel bir darbe alırsan, zihnindeki o duvar saniyeler içinde çöker ve Samael içeri sızar. Bu yüzden hem dövüşmeyi hem de o an zihnini yönetmeyi öğreneceksin." Kael kelimesini bitirdiği an şimşek hızıyla öne atıldı. Eğitim kılıcı havayı büyük bir hızla yararak Eira’nın sağ omuzuna doğru indi. Eira panikle kılıcını yukarı kaldırdı. İki çelik büyük bir gürültüyle çarpıştığında, darbenin devasa ağırlığı Eira’nın tüm omurgasını sarstı. Ayakları fildişi zeminde geriye doğru kaydı. "Nefes almayı bırakma!" diye gürledi Kael, baskısını artırarak. Eira’nın kılıcını aşağı doğru bastırdı, aralarındaki mesafe o kadar kapanmıştı ki Eira Kael’in o fırtına ve ozon kokusunu, göğsünün ritmik iniş çıkışını hissedebiliyordu. "Kılıç kemiklerinin bir uzantısıdır. Ve tam şu an, ben seni fiziksel olarak köşeye sıkıştırmışken, zihninde o gümüş duvarı örmeye devam etmek zorundasın." "Yapamıyorum!" diye soludu Eira, dişlerini sıkarak. "Bedenim acırken zihnime odaklanamıyorum!" Kael aniden geri çekildi, ardından beklenmedik bir çelmeyle Eira’yı taş zemine düşürdü. Eira acıyla inleyerek yere kapaklandığında, bembeyaz saçları fildişi taşların üzerine dağıldı. Yukanıdan Aron’un huysuz sesi yankılandı. "Ona bir asker gibi davranmayı kes Kael! O yirmi yedi yıldır bir fani gibi yaşadı, kasları bu darbelere alışık değil!" "Samael onun bir fani gibi yaşayıp yaşamadığına bakmayacak, Aron!" diye tersledi Kael, gözlerini bir an bile Eira’dan ayırmadan. Eira’ya doğru eğildi, elini uzatıp onu tek bir hamleyle ayağa kaldırdı. Dokunuşu Eira’nın tenine değdiği an, aralarındaki o tanıdık, elektrikli sıcaklık yeniden dalgalandı. Kael, Eira’nın titreyen ellerini kendi avuçlarının içine aldı, parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi. "Bana bak, Aethel lumi ," diye fısıldadı Kael. Sesi ilk kez bu kadar yakın, ilk kez bu kadar yakıcıydı. İki farklı renkteki gözü, Eira’nın ruhunun en derinlerine bakıyor gibiydi. "İçindeki o Samael parçası, sen her fiziksel acı çektiğinde, her korktuğunda uyanmak için can atacak. Sana o siyah dumanları fışkırtman için fısıldayacak. Onu hissettiğin an, zihnini benim ışığıma bırak. Ellerimden sızan gücü al." Kael ellerini sıkılaştırdı. Kael’in bedeninden sızan o saf gümüş Vaela ışığı, ılık bir nehir gibi Eira’nın mor damarlarına aktı. Eira gözlerini kapattı. Bu kez, Kael’in yakınlığı zihnini bulandırmıyordu; aksine, onun o sarsılmaz gücü Eira’nın içinde devasa bir duvar örüyordu.…