Ateş Ve Bıçak
Yazar: Melike

Öğle servisi başladığında Lal Restoran’ın mutfağı adeta dev bir fırına dönmüştü. Havada taze otların, kavrulan tereyağının ve yüksek ateşin kokusu birbirine karışıyordu. Sipariş fişleri printerdan ardı ardına düşerken, mutfaktaki her el bir saniyelik zamanla yarışıyordu. Duru, alın akıtarak hazırladığı VIP menü tabaklarını seriye bağlamış, bir yandan ocağı kontrol ederken bir yandan da son dokunuşları yapıyordu. Gün boyunca tezgâhının çevresinden ayrılmayan Kuzey, bu kez mutfağın biraz daha gerisinde, kolları göğsünde bağlı şekilde duruyor; genç kadının her hareketini, her bıçak darbesini keskin gözlerle izliyordu. Sanki beklediği tek şey, Duru’nun küçük bir anlık dalgınlığı ya da minik bir hatasıydı. Ama Duru inatla hata yapmıyordu. Aksine, o baskı altında kaldıkça daha da keskinleşen bir konsantrasyonla tabakları adeta sanat eserine dönüştürüyordu. Tam o sırada, mutfaktaki en kıdemli aşçılardan biri olan Mert, ellerinde koca bir tepsi sıcak et suyu tenceresiyle aceleyle geçerken ayağı yerdeki kaygan bir yağ damlasına takıldı. — Dikkat et! Çığlık kulakları tırmaladı. Tencere devrilmek üzereyken Duru refleks olarak kendini o tarafa attı. Sol elini uzatıp tencerenin kenarından kavrayarak düşmesini engelledi, fakat o telaşla sağ elindeki keskin şef bıçağı mermer tezgâha çarparak elinin üzerinden hafifçe sıyrıldı. Hafif bir sızı ve anlık bir damla kan… Mutfak bir an için buz gibi bir sessizliğe büründü. Mert panikle, "İyi misin?" diye sordu. Duru dişlerini sıkarak eline baktı, önlüğünün ucuna silip geçiştirecekti ki, tezgâhın arkasındaki o buz kütlesi birden yerinden fırladı. Kuzey, iki adımda Duru’nun tezgâhının başına bitiverdi. Yüzündeki o her zamanki kibirli ve mesafeli ifade bir anda silinmiş, yerine donuk bir öfke ve endişe karışımı gelmişti. Genç adam, Duru’nun neye uğradığını anlamasına izin vermeden genç kadının bileğinden tuttuğu gibi tezgâhtan çekti. — Ne yapıyorsun sen?! Elin kanıyor! Duru, adamın bileğini tutmasındaki o beklenmedik sertliğe ve sese şaşırarak geri çekilmeye çalıştı. — Alt tarafı küçük bir çizik Kuzey Bey, büyütmeyin. Servis aksıyor, bırakmam lazım— — Servis cehenneme gitsin, dedi Kuzey, sesindeki o otoriter ton bu kez mutfaktakileri bile korkutacak kadar sert çıkmıştı. Herkesin bakışları altında Duru’yu mutfak alanından çıkarıp arkadaki dinlenme ve ilk yardım odasına doğru çekiştirdi. Duru arkasından hem sinirden hem de şaşkınlıktan tepiniyordu: — Bıraksanıza bileğimi! Çocuk mu var karşınızda? Altı üstü bir bıçak sıyırması, mutfakta bu olur! Kuzey odaya girip kapıyı arkasından kapattıktan sonra genç kadını içeri soktu ve ilk yardım dolabını sertçe açtı. İçinden antiseptik solüsyon ve yara bandı çıkarırken soluk soluğaydı. Gözlerindeki o gerginlik hâlâ geçmemişti. — Bu mutfakta her şey olabilir ama senin dikkatsizliğinle kan akması olamaz, Aydın, dedi dişlerinin arasından. Duru, adamın bu abartılı panik halini görünce alttan almayı unuttu. Elini çekip kollarını göğsünde birleştirdi ve dik dik yüzüne baktı. — Dikkatliydim! Mert düşüyordu, tencereyi kurtarmak zorundaydım. Sizin gibi sadece insanları izleyip açık aramakla meşgul değilim, ben burada insan hayatını ve tabağın düzenini aynı anda kurtarıyorum! Kuzey elindeki pamukla birlikte durdu. Başını kaldırıp gözlerini Duru’nun inatçı gözlerine dikti. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, genç adamın aldığı nefes Duru’nun yüzüne çarpıyordu. — Aptallıkla kahramanlığı karıştırıyorsun, Duru, dedi Kuzey, bu kez sesini biraz daha alçaltarak ama fısıltısındaki o tehlikeli tonda. O tencere düşseydi en fazla yer kirlenirdi. Ama senin o ellerine bir şey olsaydı... Kuzey cümlesini yarım bıraktı. Gözlerinde anlık bir tereddüt belirdi, sanki söylememesi gereken bir şeyi söylemek üzereymiş gibi sustu. Duru ise adamın o anki duruşundan ve sesindeki yumuşamadan etkilense de bunu belli etmemek için hemen lafı yapıştırdı: — Ne olurdu? Mutfağınızda azarlayacak başka birini bulamazdınız, değil mi? Kuzey derin bir nefes aldı. İçindeki o artan saçma hissi bastırmak için elin…