Mutfak savaşları ve yeni komşu
Yazar: Melike

Lal Restoran’ın mutfağında saatler, paslanmaz çelik tezgâhların üzerinde adeta birer asır gibi akıyordu. Duru için günün geri kalanı, Kuzey Karahan’ın o buz gibi bakışlarını ensesinde hissederek geçmişti. Adam her fırsatta mutfağa uğruyor, sanki sırf Duru’nun bir hata yapmasını yakalamak için tezgâhın etrafında tur atıyordu. Ama Duru’nun Ege mutfağında kazandığı o pratik el çabukluğu ve inatçılığı sayesinde Kuzey açık arayamıyordu. Hangi sos tatlandırılsa, hangi et pişirilse Duru kusursuza yakın bir iş çıkarıyordu. Tabii bu durum Kuzey’i daha da sinirlendiriyor, genç adam odasına çekildiğinde masadaki kalemleri istemsizce sertçe sıkmasına neden oluyordu. Bu kızda kesin bir büyü var,diye geçiriyordu içinden, başka türlü bu kadar sinir bozucu şekilde her şeyin altından kalkamazdı. Akşam saat yirmi ikiyi gösterdiğinde mutfaktaki hummalı koşturmaca nihayet yavaşlamıştı. Duru, ayaklarında derman kalmamış, üstü başı hafif soğan ve sarımsak kokularıyla kaplanmış halde arka kapıdan kendini sokağa attı. Beşiktaş’ın o yokuşlu sokaklarını tırmanırken, içinden Kuzey Karahan’a kurduğu cümlelerin haddi hesabı yoktu. — Görürsün sen egoist porsuk! Takım elbiseni ütüleyen ellerime kurban ol sen! Sabah sabah dik dik bakmalar, "Aydın, tabak nerede?" havaları... Sanki mutfakta baş aşçı değil, KGB ajanı mübarek! İnsanı oğlan çocuğuna çevirdi yemin ederim! Kendi kendine söylene söylene sonunda o bin yıllık apartmanın önüne geldi. Asansörsüz dört katı tırmanırken bacakları mızmızlanıyordu. Dördüncü kata varıp anahtarı kilide soktuğu sırada, merdivenden bir teyze yukarıya çıkıyordu . Duru irkilip başını çevirdi. Kapı aralığından basma etekli, saçları tülbentle sıkıca bağlanmış, ellerinde mis kokulu bir tepsiyle yaşlı bir kadın çıktı. Kadın, upuzun boyuyla Duru’yu baştan aşağı süzdü. — Sen şu yeni taşınan üst kat sakini misin kızım? Duru, yorgunluktan ne diyeceğini şaşırmış bir halde, yüzüne en tatlı gülümsemesini yerleştirmeye çalıştı. — Şey… evet teyzeciğim. Duru ben. Yeni taşındım. Yaşlı kadın kaşlarını havaya kaldırdı. — Yeni taşındın da saat gecenin on ikisi olmuş, bu ne gürültü? Kapıya anahtarı sokarken sanki kale kapısı koçbaşıyla dövülüyor sandım! Bizim bu binada gece yarısı gürültü istemeyiz, peşinen söyleyeyim. Duru gözlerini kırpıştırdı. Eyvah, dedi içinden, bir bu eksikti. İstanbul beni bütünüyle öğütmeye karar vermiş. — Kusura bakmayın teyzeciğim, yorgunluktan elim ayağım birbirine girdi. Aşçıyım ben, restoran çıkışı malum... Kadının yüzündeki o sert ifade, "aşçı" kelimesini duyunca birden bire yumuşadı. Gözleri parladı. — Aşçı mısın sen? Dur bakayım yaklaş şöyle. Ne yemekleri yaparsın sen? Teyze elindeki tepsiyi Duru’nun burnunun dibine kadar soktu. Tepside dumanı üstünde tüten mis gibi ev yapımı poğaçalar duruyordu. — Şuraya bak, ben Müşerref Teyze. Alt katta yalnız yaşıyorum. Evin bereketi kaçmasın diye yeni taşınana sıcak bir şey ikram edeyim dedim ama senin o gürültülü girişini görünce vazgeçiyordum neredeyse. Al bakalım, ye şunu da rengin yerine gelsin. Solmuşsun sabun kağıdı gibi. Duru’nun içi birden ısındı. Gün boyu Kuzey’in o buz gibi otoritesinden sonra Müşerref Teyze’nin bu anaç azarı ona Ege’yi, annesini hatırlatmıştı. Gözleri dolar gibi oldu ama hemen toparladı. — Teşekkür ederim Müşerref Teyze, ellerine sağlık. Vallahi hızır gibi yetiştin, açlıktan bayılmak üzereydim. Müşerref Teyze Duru’yu baştan aşağı süzüp iç çekti. — Hadi gir evine dinlen bakalım. Ama yarın gürültü yaparsan bu kez poğaçaları değil, süpürgeyi görürsün karşında, ha! Kapı küt diye kapandı. Duru elinde poğaçalarla stüdyo daireye girdiğinde, günün bütün yorgunluğuna rağmen hafifçe gülümsedi. Neyse, diye düşündü, İstanbul’un porsuk patronları varsa, Müşerref Teyzeleri de varmış. Yatağa kafasını koyduğu an derin bir uykuya dalarken, aklının bir köşesinde hâlâ yarın sabahtan o adamla yeniden nasıl dalaşacağı sorusu dönüp duruyordu. Güneş Beşiktaş’ın eski binalarının üzerine vurmaya başladığında, Duru için alarm çalmamış, adeta kulak zarlarını patlatmıştı. Gözle…