İKİ AYRI HAYAT
Yazar: Melike

İzmir’in kıyıya yakın küçük ilçelerinden birinde sabahlar başka türlü başlardı. Güneş daha tepelerin ardından kendini göstermeden sokak aralarına yayılan taze ekmek kokusu, kepenklerin açılırken çıkardığı metal seslerine karışırdı. Esnaf birbirine günaydın der, fırının önünde ilk müşteriler beklemeye başlar, denizden gelen hafif rüzgâr sıcak havaya rağmen insanın yüzünü serinletirdi. Aydın ailesinin lokantasında ise gün çoktan başlamış olurdu. Duru Aydın, elindeki tahta kaşığı tencerenin içinde gezdirirken bir yandan da ocaktaki diğer yemeğe göz atıyordu. — Anne! Mutfaktan cevap gelmedi. — Anne! Yine ses yoktu. Duru bu kez başını kapıdan uzattı. — Anne, şu mercimeğin tuzu— — Duru! Sevil Hanım’ın sesi mutfaktan yükselince Duru olduğu yerde kaldı. — Efendim? — Sen yine bir şeye mi dokundun? Duru kaşlarını çatıp masum bir ifadeyle baktı. — Hayır. — O zaman neden mutfakta senden başka kimse yokken üç tane kaşık yere düştü? Duru başını aşağı çevirdi. Gerçekten de ayaklarının dibinde üç kaşık duruyordu. — Onlar… kendiliğinden düştü. Sevil Hanım mutfaktan çıktığında elinde bir tepsi vardı. Kızına bakıp başını iki yana salladı. — Sen aşçısın kızım. Mutfakta yer çekimine karşı savaş açılmaz. Duru gülmeye başladı. — Benim mutfağım biraz hareketli. — Senin eline değen her yer hareketli. — Ama yemeklerim güzel. Sevil Hanım’ın yüzündeki sert ifade yumuşadı. — O konuda hakkını yemem. Duru’nun gülümsemesi biraz daha büyüdü. Annesinin bu cümlesi onun için her zaman başka bir anlam taşırdı. Çünkü Duru, mutfağın içinde büyümüştü. İlk hatırladığı şeylerden biri annesinin sabahın erken saatlerinde hamur yoğuran elleriydi. Çocukken sandalye çekip tezgâha yaklaşır, annesinin yaptığı yemekleri merakla izlerdi. Önce sebzeleri ayıklamayı öğrenmiş, sonra soğan doğramaya başlamış, derken tencerenin başına geçmişti. Sevil Hanım hiçbir zaman kızına “Bu işi yapacaksın,” dememişti. Tam tersine. Duru ne zaman başka bir meslekten söz etse onu dinlemişti. Ama Duru’nun yolu hep aynı yere çıkmıştı. Mutfağa. Yıllar sonra aşçılık eğitimini başarıyla tamamladığında elinde diplomasıyla annesinin karşısına çıktığında Sevil Hanım’ın gözleri dolmuştu. Duru o günü hâlâ hatırlıyordu. — Artık kendi mutfağını kurarsın, demişti annesi. Duru ise gülerek cevap vermişti. — Ben kendi mutfağımı İstanbul’da kuracağım. Sevil Hanım o zaman kızının gerçekten ciddi olduğunu anlamıştı. İstanbul. Duru’nun yıllardır dilinden düşürmediği şehir. Ve İstanbul’da tek bir yer vardı aklında. Lal. Şehrin en çok konuşulan restoranlarından biri. Duru’nun telefonunda bile restoranın sayfası defalarca açılmış, menüleri incelenmiş, şeflerinin röportajları izlenmişti. Ama Lal’in mutfağına girmek kolay değildi. Duru bunu biliyordu yine de vazgeçmiyordu. Lokantanın kapısından içeri giren müşterilerden biri masasına otururken Duru önlüğünü düzeltti. — Duru, dört numaraya bakar mısın? — Bakıyorum! — Kızım önce müşteriye bak, sonra tencereye. — İkisine aynı anda bakabiliyorum anne. — Sen daha demin üç kaşığa bakamadın. Duru cevap veremeden güldü. Tam o sırada kapı açıldı. İçeri küçük kız kardeşi Ece girdi. Sırtında okul çantası, elinde telefonu vardı. — Ben geldim! Sevil Hanım mutfaktan seslendi. — Hoş geldin kızım. Üstünü değiştir, sonra sofraya gel. Ece çantasını bir sandalyeye bırakıp Duru’nun yanına geldi. — Ablacığım. Duru ona şüpheyle baktı. — Hayırdır? — İstanbul’daki üniversitelere baktım. Duru’nun yüzü bir anda değişti. — Hangilerine? — Daha karar vermedim. Ama İstanbul kesin. Duru kaşığını havaya kaldırdı. — İşte benim kardeşim! Ece gülerek onun elini itti. — Sen zaten İstanbul’a gidiyorsun diye beni de sürüklüyorsun. — Sürüklüyorum değil, geleceğini planlıyorum. — Önce kendi evini bul. — Bulurum. — İş bul. Duru sustu. Ece gülümseyerek devam etti. — Sonra beni çağır. Duru’nun yüzündeki gülümseme bu kez daha sakin bir hâl aldı. — Çağıracağım. Bu kelime, onun için bir söz gibiydi. Kız kardeşine baktı. — Ben gideceğim. Sonra sen geleceksin. Annem de arada bizi ziyaret edecek. Tamam mı? Sevil Hanım…