Bölüm 2: Yüz
Yazar: İpek🩷

Sergi Moda'da, denize bakan o eski Acar Köşkü'ndeydi. Kapıda adım yazıyordu. Kuzgun Arhan – Danışman. Selim Usta yazdırmış. İçeri girmek istemedim. On yıldır kalabalıktan kaçıyordum. Ama camın arkasında duran şeyler beni çağırıyordu. İçerisi sıcaktı. İnsanlar şarap kadehlerini tutuyor, tabloların önünde fısıldaşıyordu. Ben duvar diplerinden yürüdüm. Kimseyle göz göze gelmedim. Biri bana baksa, rüyamı görecekmiş gibi hissediyordum. Orta salonda, tek başına duran bir vitrin vardı. İçinde bir deste iskambil. Sırtları el boyamasıydı. Zümrüt yeşili zemin, üzerine kıvrılmış siyah bir yılan. Kendi kuyruğunu ısırıyordu. Nefesim kesildi. On yıldır rüyamda yere savrulan kartların aynısıydı. Yanında, kadife yastığın üzerinde bir bilezik duruyordu. Gümüş, kararmış. Yılan şeklinde. Gözlerinde iki küçük kehribar taş. Bileğime baktım. Boştu. Ama derimin altında o soğukluğu hissettim. " Dokunmak yasak." Ses soldan geldi. Dönmedim önce. Sesi duydum. Rüyamda hiç duymadığım bir sesti ama sanki yıllardır beklediğim bir tondaydı. Döndüğümde onu gördüm. Yirmi dört yaşında falandı. Saçlarını ensesinde dağınık toplamıştı, birkaç tutam yanağına düşmüştü. Üzerinde sade siyah bir elbise vardı, önlüğünün cebinde küçük fırçalar. Eğilmiş, vitrinin camındaki parmak izini siliyordu. Bileği inceydi. Bileğinin iç tarafında, ten renginde silik bir iz vardı. Kıvrımlı. Sanki bir yılan geçmiş gibi. Başını kaldırdı. İşte o an oldu. On yıldır sırtını gördüğüm kız döndü. Yüzü vardı. Ela gözleri, güneşten çillenmiş burnu, dudağının kenarında duran o küçük çizgi. Rüyamda boş bıraktığım kupa kızının yüzü doldu. Kalbim kaburgama vurdu. Elim vitrinin kenarına gitti, tutundum. O da bana baktı. Kaşları hafif çatıldı. Tanımıyordu ama tanıyordu. Biliyorum çünkü ben de aynısını hissettim. "Sizi tanıyor muyum?" dedi. Sesi alçaktı, neredeyse sadece bana duyurmak ister gibi. Cevap veremedim. On yıldır bu cümleyi bekliyordum ama ağzımdan çıkmadı. Görevli yanımızdan geçti. "Eylül Hanım, açılış konuşması için sizi bekliyorlar." Eylül. İsim beynimde bir kapıyı açtı. Rüyamda dudakları kıpırdayan kızın söyleyemediği kelime buydu. Eylül Acar. Acar. Annemın fısıltısı kulaklarımda çınladı. "O aile. Uzak dur." Bir adım geri attım. Eylül elindeki bezi bıraktı. "İyi misiniz? Yüzünüz bembeyaz oldu." " Kartlar," dedim. Sesim boğuktu. " Nereden?" "Dedemindi," dedi. "Vehbi Acar. Fal bakardı. Hep aynı dizilimi yaparmış. Ortaya kupa kızını koyarmış." Vitrin görevlisine işaret etti, anahtarla açtı. İçinden bir kartı, tek bir kartı çıkardı. Bana uzattı. Eldiven giymemişti. Çıplak parmaklarıyla tutuyordu. Kupa kızıydı. Yüzü kazınmıştı. Tırnak izleri belliydi. Parmaklarım titredi. Kartı almadım. Sadece baktım. " Bunu neden saklıyorsunuz?" diye sordum. " Çünkü eksik," dedi. " Dedem ölmeden önce 'yüzünü bulun' demiş. Saçma değil mi? Bir iskambil kartının yüzünü aramak." Saçma değildi. Ben on yıldır o yüzü arıyordum. O an salondaki ışıklar bir an söner gibi oldu. Kalabalık sustu. Sadece onun nefesi ve benim nabzım kaldı. Eylül kartı tekrar yerine koyarken bileziğe baktı. "Bunu da dedem hiç çıkarmazmış. Annem 'uğursuz' derdi." Elimi istemsizce bileğime götürdüm. Boştu ama oradaydı. " Siz," dedi, gözlerini kısmıştı. " Siz Kuzgun Arhan'sınız değil mi? Selim Usta bahsetmişti. Lanetli saatçi." Başımı eğdim. İnkar etmedim. " Ben lanetlere inanmam," dedi. Sonra durdu, kendi cümlesine şaşırmış gibi. " Ama sizi görünce... içim tuhaf oldu. Sanki daha önce... rüyamda..." Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Arkamdan bir kadın sesi yükseldi. "Eylül! Gel konuşma başlıyor." Eylül başını çevirdi, sonra tekrar bana döndü. " Gitmeyin. Konuşmamız lazım." Gitmem lazımdı. On yıldır kaçtığım şey tam karşımdaydı. Yüzü olan bir rüya, adı olan bir korku. " Üzgünüm," dedim. Döndüm, kalabalığı yararak kapıya yürüdüm. Dışarı çıktığımda denizden gelen soğuk hava yüzüme çarptı. Köşkün merdivenlerine oturdum. Ellerim titriyordu. Cebimden on yıldır taşıdığım şeyi çıkardım. Benim kupa kızım. Yüzü kazınmış. Babamın masasından…