6 • Kan ve Toprak
Yazar: Lea

Göz kapakları ağır ağır kalkarken okyanus mavisi gözler yavaşça açılıyor. Uzun ve siyah kirpiklerinin çevrelediği gözlerini tamamen açtığında görüşü netleşiyor. Nerede olduğunu algılayamıyor baştan çünkü en son hatırladığında burada, bir ormanda değildi. Ne yapıyordu ki en son? Ah, doğru, yazı yazıyordu. Ancak şimdi? Sık ağaçlarla çevrili ormanın ortasında dikiliyor. Ne olduğunu hatırlamıyor. Bilmiyor. Gözleri yavaşça aşağı iniyor ve o an fark ediyor ellerinin kendisine ait olamayacak kadar kirli olduğunu. Kirli demek az kalıyor çünkü bu kir, bulaşık yıkadıktan sonra oluşan kir değil. Gözleri ardına kadar açılıyor. Kan. Toprağın ve kanın karışımı olacak şekilde kirlenmiş elleri. Kan? Toprak? Ne oldu böyle? Ellerini kendine yaklaştırıp yutkunarak incelerken kan ve toprak kokusu midesini bulandırıyor. O an ise fark ediyor ki ellerinin arasındaki boşluktan gözükmekte olan yerde yatan cesedi. Ceset? Tanrım! Dikkatini ellerinden çekip cesede veriyor. Bedeninin titremekte olduğunu fark etmeden yere çöküyor ve önündeki benzi solmuş yaşlı adamın cansız bedenine bakıyor. Zihnindeki küçük bir anı, bu adamın birine benzediğini fısıldarken Leah zihnindeki bir ampulün yanmasıyla fark ediyor kime benzediğini: Beyaz saçlarıyla ve yüzündeki kırışıklıklarla, açık kalmış mavi gözleriyle ve buruşmuş dudaklarıyla bu adam, Leah’nın öz babasına benziyor. Ancak hayır, o değil, olamaz. Öleli uzun yıllar oldu. Yutkunuyor ve adamın gözleri açık olduğu için mavilere bakmayı sürdürüyor. Zihninde babasıyla ilgili anıların çoğunluğu harekete geçerken Leah’nın bedeni titriyor. Genç kadının kanlı elleri ile yerde duran kanlı bıçağın eşleşmesi, adamın kesik boğazından akan kanların da tüm bunlarla eşleştiğini gösteriyor olmalı. Ancak Leah anlamıyor. Bunu kendisi yaptıysa neden hatırlamıyor? “Kahretsin!” Kollarını adama ulaşmak için kaldırdığında duraksıyor. Bunu yapmamalı. O sırada fark etmiş olduğu şey, giydiği ince hırkanın açıkta bıraktığı kollarındaki morluklar. Birkaç hafta önce oluşmuş olan yaralarının üzerlerinde belli morluklar var. Aynı morlukların boğazında da olduğunu hissediyor bir şekilde, ellerini boğazına götürüyor ve kanın her tarafına bulaşmasına neden oluyor. Kaşları çatılıyor birden. Bir boğuşma anı yaşadığını hatırlıyor zihnindeki bir şeylerin yardımıyla ancak neden ve nasıl olduğunu bilmiyor. Yerde yatan ölü adamla olabileceğini düşünerek bir kez daha yutkunuyor. Ardından tüm soğukkanlılığını korumaya çalışarak ayağa kalkıyor ve ormandan büyük bir taş buluyor. Taş yeterli değil, ip de gerekiyor. Başını kaldırdığında planını gerçekleştirebileceğine dair kanıtı görüyor. Gözlerinin önünde uzanan koca okyanusun tanıdık kokusu, ellerindeki kan ve toprak kokusuna karışıyor. “Ah, hayır,” diye mırıldanıyor içerisinde bulunduğu ormanın tanıdıklığını fark ettiğinde. Sadece bir hafta önce geldiği evin etrafını çevreleyen orman ve okyanus… Burası, onun gençliğini geçirdiği ormanın ta kendisi. Buraya ne zaman geldiğini hatırlamıyor olsa da olayları kavramaya çalışıyor. Bu adam her kimse onunla ormanda yürürken karşılaşmış olmalı. Bu ormanın ve evin kimsesiz olduğunu düşünüyordu, bu adam nereden çıktı ki? Belki de onun gibi yürüyüşe çıkmıştı, uzak bile olsa çevredeki diğer evlerden olabilir. Ya da belki de hiç kimsenin yaşamadığını düşündüğü köşkte oraya bakan bir yardımcıydı? Belki de bir evsiz… Kıyafetlerinin eskiliği, adamın fakir olduğunu doğruluyor. Peki ne oldu? Adam, ona bir şey yapmaya kalkışmış olmalı, bu da Leah’nın anılarını tetikleyerek zihnindeki bir şeyleri açığa çıkarmış ve kendisini savunma ihtiyacı duyarak karşı hamlede bulunmuş olduğunu düşündürüyor. Peki ya bıçak nereden geldi? Bunu yaptığını neden hatırlamıyor? Düşünmekten vazgeçerek yutkunuyor. Bunu kendisinden başka kimse yapmış olamaz. Adamı ormanda ölü olarak bulmasının da ihtimalinin düşük olduğu gözden geçirildiğinde geriye tek bir seçenek kalıyor: Hatırlamadığı anlarda, lanet olsun ki lanet bir yaşlı adamı öldürdü. Öldürdü. Öldürmek… Can almak… Kan… Gözleri yeniden kayıyor e…