Başlangıç
Yazar: Hanife i Bay

Kütüphanenin yıkılan duvarlarının ardında, o ana kadar varlığına dair hiçbir iz olmayan, tamamen siyah mermerlerle döşenmiş, loş bir koridor belirdi. Cadının sesi, sanki zihnimizin içinde yankılanıyordu: "Madem kanınızla mühür bozuldu, o halde ölümsüz arzunuzun tadını çıkarın. Sizin için bir sığınak hazırladım." Karan elimden tuttuğunda, parmaklarının arasındaki o sarsılmaz baskıyı hissettim. Bizi koridorun sonundaki büyük, gümüş işlemeli kapıya doğru sürükledi. Kapıyı ittiğinde, içerisi mumların titrek aleviyle aydınlanan, dış dünyadan tamamen soyutlanmış, yoğun bir arzuyla ağırlaşmış bir odaydı. . Bölüm: Lanetli Sığınak Oda, sadece tutku için tasarlanmıştı. Ortada büyük, simsiyah ipek çarşaflarla örtülü bir yatak duruyordu. Cadı bizi sadece kilitli tutmamıştı, bizi kendi yarattığı bu "arzular mahzenine" hapsetmişti. Karan, odaya girer girmez kapıyı ardımızdan sertçe kapattı. Gözlerindeki o kehribar parıltı, cadının lanetiyle mi yoksa içindeki dizginlenemez açlıkla mı olduğunu anlayamadığım bir şekilde, daha önce hiç olmadığı kadar yoğunlaşmıştı. Üzerindeki o karanlık, sahiplenici tavır, odanın ağır parfüm kokusuyla birleşince başımı döndürüyordu. Beni kendine çektiğinde, vücutlarımız arasındaki o tanıdık soğuk ve sıcak çarpışması, bu defa çok daha sertti. "Artık dışarısı yok," dedi, sesi boğazında bir hırıltı gibi titreşerek. "Sadece sen, ben ve bu odanın karanlığı var. Cadı bize bir seçenek sundu ama o, benim sana olan açlığımı hafife aldı." Elleri, üzerimdeki her şeyi birer engel gibi görmeye başladı. Her dokunuşu tenimde derin, yanık izleri bırakıyordu. Bu odada, cadının bize biçtiği lanet, aslında birbirimize olan o hastalıklı, takıntılı tutkuyu dizginlemeden serbest bırakmamız için bir davetiyeydi Karan, beni yatağa doğru sertçe yönlendirdiğinde, artık irademin tamamen onun kontrolünde olduğunu biliyordum. Odanın her köşesi, duvarlara vuran gölgelerimiz ve mumların titrek ışığında, ikimizin arasındaki o görünmez bağ, artık sadece fiziksel bir birleşme değil, birbirimizin ruhuna kazınan karanlık bir yemin halini almıştı Odanın içindeki hava, cadının büyülediği mumların isli kokusu ve Karan’ın üzerimdeki ağırlığıyla iyice ağırlaştı. Tenim, onun buz gibi teniyle her temas ettiğinde ürperiyor, ama bu ürperti sadece korkudan değil, damarlarımda gezinen o dizginlenemez arzudan kaynaklanıyordu. Karan, başını boynumun girintisine gömüp derin bir nefes aldığında, dudaklarının arasından kaçan o boğuk "ah" sesi, odadaki tüm sessizliği parçaladı. Sesi sadece bir inilti değil, içindeki açlığın bir dışa vurumuydu; bir avcının avına olan, bastırılmış ama artık patlamaya hazır o sahiplenici tutkusu. "Senin nabzın..." diye fısıldadı, sesi bu kez bir emir gibi değil, adeta bir yalvarış gibi çıkıyordu. "Her atışında beni biraz daha delirtiyorsun. Bu oda, bu karanlık... Hepsi bizim için yaratıldı." Elleri, bedenimi keşfederken her hareketinde bir sahiplenme vardı. Kıyafetler, artık aramızdaki tek engeldi ve Karan, bu engeli hızla ortadan kaldırdı. Tenim, onun sert ve soğuk dokunuşlarıyla buluştuğunda, odanın içinde yükselen sesler, sadece birbirimizin nefes alışverişiyle birleşen o "ah" sesleri haline geldi. Bu, sadece tensel bir birliktelik değil, cadının lanetiyle birbirimize mühürlendiğimiz o kadim ritüelin en ateşli haliydi. Her hareketinde, her temasında onun vampir doğasının o karanlık ve güçlü enerjisini kendi içimde hissediyordum. Odanın duvarlarına vuran gölgelerimiz, sanki birbirine dolanmış iki yılan gibi dans ediyor, yatağın gıcırtısı ise sadece dış dünyadan tamamen koptuğumuzun kanıtı oluyordu. Karan’ın her hamlesi, beni daha da derin bir uçuruma sürüklerken, attığım her inilti, onun körüklüyordu. "Bana ait olduğunu söyle," diye hırladı, vücudunu üzerime tam anlamıyla bırakırken. Gözlerinin kehribar rengi, artık karanlığın içinde adeta birer köz gibi parlıyordu. Bu tutku o kadar yoğundu ki, zamanın akışını, dışarıdaki cadıyı veya yarını tamamen unutmuştum. Sadece onun teninin soğukluğu, benim tenimin ısısı ve bu odad…