8. Bölüm:Gölyazı’da Bir Zümrüt Sığınağı
Yazar: Hanife

Banyoya adımlayıp musluğu sonuna kadar açtım. Yüzüme çarptığım buz gibi su bile zihnimdeki o ağır uykuyu dağıtmaya yetmiyordu. Başımı kaldırıp aynaya bakmaya çalıştım ama nafile; bakamadım zaten. Dün gece geçirdiğim o öfke nöbetinde gözlüğümü hırsla fırlattığım için camı kırılmıştı. Dünya, gözlerimin önünde belirsiz, sisli bir pus tabakasından ibaretti. Bir lensim bile yoktu. Zamanında anneme yalvarmıştım, *"Gözlükle görüyorsun işte, lenslere o kadar para verilir mi?"* diyerek kestirip atmıştı. Aynanın kenarındaki kırık gözlüğü görmemişti herhalde, yoksa sabahın köründe evde yeni bir kıyamet koparırdı. Banyodan çıkıp küçük odama geçtim. Dolaptan elime geçen ilk kıyafetleri küçük valize tıkıştırdım. Üzerimdeki Mickey Mouse desenli pijama takımını değiştirmeye hiç niyetim yoktu; nasıl olsa arabada uyuyacaktım, kimin umurundaydı ki? Köyü seviyordum; toprağını, kokusunu, o taş fırından yükselen dumanı... Ama böyle zorla, bir hediye paketi gibi bir yerlere sürüklenmekten nefret ediyordum. Aşağı indiğimde annem, babam, abim ve Elif çoktan hazırlanmış, kapı önünde bekliyorlardı. Annem beni o hâlde görünce kaşlarını bir çatış çattı ki sormayın: "Kızım bu ne hal? Üstüne adamakıllı bir şey giysene! Pijamalarla mı köye gideceksin sen?" Gözlerimi ouşturarak esnedim: "Anne ya... Arabada uyuyacağım zaten, bu sıcakta üstümü değiştirmekle uğraşamam şimdi." Babam şüpheyle yüzüme baktı. "Gözlüğün nerede senin kızım?" "Kırıldı baba ya..." Babam bıkkınlıkla anneme döndü. "Bu kız böyle mi gelecek dünürlerin karşısına Hatice?" "Bilmez misin Mustafa?" dedi annem elini havada sallayarak. "İnadı inattır bunun, şimdi kurcalarsak yine olay çıkaracak. Binelim hadi arabaya." "Bu kız evleniyor Hatice, ne diyeceğiz dünürlere şimdi bu hâli görünce?" "Onlar Zeynep’i bile bile istediler Mustafa, valla ben de bezdim artık!" Onların arkamdan ne konuştuğunu duyuyordum ama umurumda bile değildi. Sokağa çıktığımızda kapının önünde duran iri beyaz aracı görünce Yusuf abim şaşkınlıkla duraksadı: "Anne, bu minibüsle mi gideceğiz? Babamın arabası değil ki bu." "Deden rahat gidelim diye köylünün minibüsünü yollatmış işte oğlum, binin hadi." Esnemelerim arasında minibüsün sağ tarafındaki cam kenarına geçip oturdum. Kafamı soğuk cama dayadım. Yusuf abim önümdeki koltuğa Elif’le yan yana geçti, annemle babam da onların önüne yerleşti. Dünyanın sisli görüntüsünden kaçmak için gözlerimi kapatıp derin bir uykunun kollarına bıraktım kendimi. Ben zifiri bir uykunun ortasında savrulurken araba hareket etmişti. Meğer iki sokak ötemizde, Harunların evinin önünde durmuş araba. Tabi benim ruhum bile duymuyordu; ağzım hafif aralık, dünyadan habersiz uyuyordum. Araca Harun, annesi Meryem Teyze ve Süleyman Amca binmişler. Annem, gözleri parlayarak Harun’a benim boş olan yanımı işaret etmiş. Süleyman Amca ile Meryem Teyze annemlerin solundaki koltuğa kurulmuşlar. Harun beni o çocuksu Mickey Mouse pijamalarımla, darmadağın saçlarımla görünce dudaklarının kenarıyla bıyık altından hafifçe gülmüş. Yavaşça yanıma oturmuş ama ben farkında bile değildim. Araba virajlarda sallandıkça ben uykunun derinliğiyle Harun’un omzuna doğru kaymışım. Kafamı tam onun omzuna dayamışım. Harun, bu halime hafifçe gülümseyerek hiç kıpırdamadan öylece durmuş, rahatım bozulmasın diye derin bir nefes bile almamış. Annemler önde koyu bir sohbete dalmışken ben mışıl mışıl uyuyormuşum. Meryem Teyze bir ara anneme üzerimdeki pijamaları sormuş. Annem de gelinini korumak adına durumu bozuntuya vermemeye çalışarak, "Zeynep işte... Daha uyanamadı da ondan pijamalarıyla kaldı," demiş. Meryem Teyze kıkır kıkır gülmüş. Çok mu komiktim acaba? Bursa’ya yaklaştıkça yol güzelleşiyordu ama benim gözlerim kapalıydı. Yaklaşık iki buçuk saat sonra Gölyazı’nın o meşhur, ulu zeytinliklerinin sakladığı köyümüze varmıştık. Araç nihayet durdu. Ben hâlâ Harun’un omzunda, huzurla uyuyordum. Babamlar ve Süleyman Amcalar arkaya dönüp bizi o vaziyette görünce Harun’un kulaklarına kadar kızardığı gözümden kaçmadı. Büyükler "Biz inelim" diyere…