6. Bölüm: Yırtılan Hayallerin Gölgesinde
Yazar: Hanife

İşte bunu yapmayacaktın Harun... Sana az önce söyledim, "İstemiyorum," dedim. Ama sen, sanki kendi hayatının kararını değil de başkasının senaryosunu okur gibi, "İstiyorum," dedin. Kalbimin ortasına oturan o ağır taşla, kendi hayatımın ellerimin arasından bir kum tanesi gibi kayıp gittiğini hissediyordum. Salondakilerin gözlerindeki o bencil mutluluk, benim zifiri karanlığımdı. *Ah Zeynep,* dedim kendi kendime, *neden oynadın ki bu iyilik rolünü? İstemiyorum deseydi, belki arkadaşım olabilirdi. Ama şimdi... Şimdi senden nefret ediyorum Harun.* Karşımdaki koltukta oturmuş, hınzır bir tebessümle bana bakıyordu. O sırıtışı, kilitlenen zindan kapımın sesi gibiydi. Köşeye sıkışmış durumdaydım. Eğer şimdi çıkıp "Ben bu adamı istemiyorum!" diye bağırırsam, babam yerin dibine geçer, mahallede başı öne eğilirdi. Şimdilik sabredecektim. Sadece bir yüzük takılacaktı nasıl olsa. Evliliğe kadar geçecek o sürede, Harun’a hayatının en büyük pişmanlığını yaşatacaktım. Görsün bakalım, "İstiyorum" demek ne demekmiş... Düşüncelerimin hırsıyla kavrulurken annemin sert dürtüklemesiyle sarsıldım: "Hadi kızım, adettendir, kalk da kahveleri yap getir." Gözlerim irice açıldı. *Kim, ben mi yapacağım?* "Tamam anne," dedim dişlerimi sıkarak. Mutfak koridoruna adım attığımda yengem de peşimden geldi. Beceriksizliğimi ve isteksizliğimi çok iyi biliyor olacak ki telaşla söze girdi: "Kız sen şimdi heyecanlanırsın, yapamazsın. İlk günden rezil olmayalım dur, ben yapayım. Sen kendin yapmış gibi götürürsün." Yüzüme zoraki ve eğreti bir gülümseme yerleştirdim: "Sağ ol yengeciğim, eline sağlık o zaman." İçimden bir hırs fırtınası kopuyordu. *Allah'ım deli olacağım ya, çok sıkıldım!* Aklıma birden mutfaktaki en eski intikam yöntemi geldi: "Yenge, damadın kahvesine tuz koyalım mı?" Yengem hemen başını iki yana salladı: "Yok kız, tuz eskiden 'Ben bu izdivacı nazikçe istemiyorum' demekmiş. Artık o adetler değişti, yapmayalım öyle şeyler." İçimdeki ses acı acı güldü: *E ben de istemiyorum zaten ya!* Yengem kahveyi büyük bakır cezvede pişirip o nostaljik, turuncu porselen fincanlara özenle paylaştırdı. "Tamam yenge, sen su bardaklarını götür önceden, ben tepsiyi getiririm," dedim. Yengem salona geçer geçmez tezgâha fırladım. Harun’un fincanını gözüme kestirip içine bir kaşık tuz, bir miktar sirke ve bulabildiğim en acı pul biberi döküp hızla karıştırdım. Aklı başına gelsin, bu kahveyle beraber benim acımı da yudumlasın istedim. Gümüş tepsiyi iki kenarından kavradım. İnanılmaz bir titreme vardı ellerimde; zira bu süslü hizmet rolleri bana göre değildi. Mutfaktan çıkıp salona adım attığımda, annem gözleriyle Süleyman Amcaların olduğu tarafı işaret etti. Tam onlara doğru birkaç adım atmıştım ki, topuklularım halının kenarına takıldı. Zaman sanki durdu. Tepsi elimden kaydı, içindeki kahveler ve fincanlar büyük bir gürültüyle parkeye saçıldı. Ben de kendimi dizlerimin üzerinde, dökülen sıcak kahvelerin ortasında buldum. Planım elimde patlamıştı. Sakarlığımla annemin yüzünü kara çıkarmıştım ama umurumda bile değildi. Hatta bu durum işime gelmişti; "beceriksiz gelin" imajı harika bir kaçış planı olabilirdi. *Hadi, vazgeçin benden!* demek istedim. Meryem Teyze hemen Harun’a döndü: "Oğlum, kaldırsana Zeynep’i! Heyecandan olmuştur, olsun varsın... Biz zaten çay içtik, kahve olmasın." Annemin yüzündeki o dehşet ifadesinden, içinden *"Gitti canım tarihi fincanlarım!"* diye ağıt yaktığına emindim; çünkü fincanların birkaçı tuzla buz olmuştu. Harun hızla yanıma gelip elini bana doğru uzattı. Fakat o eli tutmak yerine, hırsla geri çekildim. "Ben kalkarım, sorun değil," dedim soğuk bir sesle. Üzerimdeki elbise kahve lekesi içinde kalmıştı. Harun, sanki beni gerçekten düşünüyormuş gibi eğilip fısıldadı: "Yandın mı Zeynep?" Gözlerinin içine bakarak, sadece onun duyabileceği bir kısıklıkta sitemimi kustum: "Hayır yanmadım... Sen beni yaktın, diri diri yaktın." Arkamı dönüp salondakilere eğdim başımı: "İzninizle ben gidip üstümü değiştireyim." Harun’un yüzü bir anda düştü. Söylediğim laf…