60. Bölüm: İki Yürek, Bir Kaçış
Yazar: Hanife

Annemle abimin o fırtınalı öfkesi evin odalarına ağır bir duman gibi çökmüştü. Babam ise bir köşede, kırılan gururu ve çaresizliğiyle baş başaydı. Harun’un abime savurduğu o sert yumruk, sadece bir anlık öfke patlaması değildi; iki aile arasındaki o ince, zaten gergin olan ipleri tek hamlede koparıp atmıştı. Işığın altında karnıma baktığımda, Miki Mouse'lu pijamamın kumaşına sızan o taze kan lekesini gördüm. Üstümü değiştirmek için hamle yapacağım sırada odanın kapısı tıkırdatıldı. Harun’un ablası elinde küçük bir valizle içeri adım attı. Gözlerini benden kaçırarak, "Kardeşim, bunu Yusuf getirdi... Zeynep’in kıyafetleriymiş. Elif de ablasını çok merak ediyormuş, müsait olunca onu arasın, tamam mı?" dedi. Harun başıyla sessizce onaylayıp valizi yatağın üzerine koydu. Şaşkınlıkla Harun’a döndüm. "Ne valizi? Bir gün kalmayacak mıydım sadece?" Harun’un bakışları kararlıydı. "Hayır Zeynep... Artık yanımdasın. Kurban Bayramı’ndan sonra da düğünümüzü yaparız inşallah." Kaşlarımı çatarak sitemle baktım yüzüne. "Maşallah... Yine benim adıma her şeyi düşünmüşsün Harun bey!" "İyi ettim, düşündüm... Hadi, değiştir üstünü," diyerek valizin fermuarını çekmeye yeltendi. "Hop hop! Ne yapıyorsun, pardon?" dedim hızla geri çekilerek. "Sana geceliğini vereceğim." "Farkındaysan içinde özel çamaşırlarım olabilir. Ben alırım," dedim yavaşça ayağa kalkarak. "Tek kolla giyinebilecek misin? Yaralısın." "Bir şey olmaz, giyerim ben." Aramızdaki o mesafe birden eridi. Harun bana doğru bir adım attı; parmak uçlarını dudağımdaki o patlamış, sızlayan yaranın üzerinde hafifçe gezdirdi. Dokunuşuyla adeta büyülenmiş gibi kaldım. Yavaşça eğilip dudağımın kenarına derin, sarsıcı bir öpücük kondurdu. "Çok acıyor mu?" diye fısıldadı. Fakat benim dikkatimi çeken şey beni öpmesi değil, yüzüme dokunan sağ elinin üzerindeki o kıpkırmızı, şişmiş izler oldu. Sağ elimle elini tutup yüzüme doğru kaldırdım. "Eline ne oldu Harun?" Gözlerini benden kaçırdı. "Hiç... Önemli bir şey değil." Kaşlarımı daha da çattım. "Gelip yaralı dudağımın kenarını öpüyorsun... Bana dokunma demedim mi hem ben sana? Ayrıca bana şimdi yalan söylüyorsun... Seni senden çok iyi tanıyorum ben!" Harun mavi gözlerini gözlerime dikti; bakışlarında derin bir yangın vardı. "Dayanamadım Zeynep... Yaralanmana, canının yanmasına dayanamadım. Öperek iyileştirmek istedim seni. Acılarını unutturmak istedim. Çok öfkelendim... Sana yapılan o haksızlığa, o tokada tutamadım kendimi, abine savurdum yumruğumu! Sana kimsenin dokunmasına izin vermem ben!" "İyi halt ettin Harun!" dedim içimdeki sitemi dışarı vurarak. "Her şeyi daha da batırdın! Bu benim meselem, o benim abim... Sen benim ailemi nasıl küçük düşürürsün? Bana sormadan beni buraya nasıl getirirsin? Sen böyle beni koruduğunu mu sanıyorsun?" Harun’un sesi çaresizlikle kısıldı. "Ne yapsaydım Zeynep? Kollarımın arasında cansız yatıyordun! Nasıl düşüneceğimi, nasıl davranacağımı bilmez haldeydim. Sana eziyet etmelerine göz göre göre dayanamadım!" "Bu ikinci Harun..." dedim başımı sallayarak. "Vurulduğumda annemlere yaptığım iyiliği yüzlerine vurdun, bir şey demedim. Ama bu yaptığın çok ağır... Babam... Babam ne haldedir hiç düşündün mü? Sana karışma dedim! Dünyanın en kötü ailesine bile sahip olsam, onlar benim ailem. Sen beni korumadın Harun, sen beni ezdin. Artık seni tanıyamıyorum... Gittikçe bana benzedin!" Harun okyanus mavi gözleriyle kırgınlıkla baktı yüzüme. Bir an kelimeler boğazına dizildi. "İşte onu çok doğru söyledin Zeynep... Ben gittikçe sana benziyorum. Üstüme vazife olmayan şeylere kalkıştığım için, senin kalbinde bir türlü sarsılmaz bir yer edemediğim için özür dilerim. Şunu söylüyorum; Allah aynı şeyi sana yaşatmasın, benim yerimde olma Zeynep. Ben hep buradayım... Gelirsen, yüreğimin kapıları sana her zaman açık. Ama gidersen... Ben bir daha sana gelmem Zeynep." Gözümden sıcak bir damla yaş süzülüp çeneme doğru aktı. "Gideceğim Harun... Bana gelmesen de gideceğim. Şunu bil ki, eğer bir gün gelirsem, kimseyi karşıma almadan, başım dik geleceği…