57. Bölüm: Batmış Bir Ada ve Sönen Okyanus
Yazar: Hanife

Eltim olacak olan Neriman abla, kucağında Halil ve İbrahim ile içeri girdiğinde salondaki hava bir anda değişti. "Selamünaleyküm Zeynep," dedi çocukları içeri sürüp üstlerini başlarını düzeltirken. "Ben karınlarını doyurdum. Biz hemen geliriz zaten." Sonra Züleyha ablaya dönerek sesini alçalttı: "Züleyha, iyi mi yapıyoruz kız? Tek kolla nasıl bakacak çocuklara?" İçimden Aynen abla, harika yapıyorsunuz! diye geçirdim. Züleyha abla hiç oralı olmadı. "Bakar, bakar... Bir şey olmaz. Zehra tuvaletini tek yapamıyor ama Halil’le İbrahim yapar, kocamandır onlar. Bir şey olmaz." Keşke cevabı pat diye ben verseydim ama sustum. Baba evimi, o kendi odamdaki huzuru özleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Ben evlenirsem kesinlikle ayrı ev isterim! diye geçirdim zihnimden. Birilerinin bana bir şeyleri kitlemesinden, emrivaki yapmasından nefret ederdim. Ah Harun... Sırf o okyanus gözlerinin hatırına katlanıyorum bunlara! "İyi madem, bir an önce çıkalım," dedi Neriman abla çantasını omzuna takarken. Merakıma yenik düşüp sordum: "Hayırdır Züleyha abla, acil olan nedir bu kadar?" Züleyha abla parmağını dudaklarına götürüp gözlerini kırptı. "Bugün Harun’un doğum günü. Ona sürpriz hediye alacağız." Zihnimde devasa bir şimşek çaktı: Ne?! Harun’un doğum günü mü?! Doğru ya, bugün 10 Ağustos’tu! Ben bu detayı nasıl atlamıştım? "Ya benim de hediye almaya gitmem gerekmez mi?" dedim telaşla. "Gidersin, biz dönelim de... Çocuklarla zor oluyor zaten," dedi Züleyha abla. Ablam hemen feracesini üzerine geçirdi ve Neriman yengeyle birlikte kapıdan çıkıp gittiler. Arkalarından bakarken bıyık büktüm. Acaba ne hediye alacaklar? Kesin don filan alırlar bunlar... Salona döndüğümde gözlerime inanamadım. Halil ile İbrahim koltukların tepesine çıkmış, yaylana yaylana zıplıyorlardı. "Ya çocuklar, inin aşağıya! Bir yerinize bir şey olacak, yapmayın! Off Allah’ım ya..." Ellerimi belime koyup Halil’e baktım. "Halil, sen kaç yaşındasın bakayım?" "Altı!.." dedi koltuktan aşağı atlarken. Altı mı? Demek Bilal abi yirmi yaşında evlenmişti. Vay be... Yıllardır dibimizde yaşıyorlardı ama ben dünyadan habersizdim. Annemler komşularla düğüne, derneğe giderken ben hep evde kendi başıma takılırdım. Kalabalığı, curcunayla dolu ortamları hiç sevmezdim zaten. Zehra yanıma yaklaşıp krem rengi elbisemin eteğini çekiştirdi. "Zeynep abba... Bizimle saklambaç oynasana!" Ben ve saklambaç oynamak... Yunus ne akıllı çocuktu; şimdi yanımda olsa beni hiç zorlamazdı. Ama Zehra da minik minik o kadar tatlıydı ki kıyamadım. "Tamam," dedim derin bir nefes alıp. "Oynayalım bakalım. Hadi çocuklar, ona kadar sayacağım, saklanın! Sobe diyince sizi bulacağım." Yüzümü duvara yaslayıp saymaya başladım: "Bir... İki... Üç... Önüm, arkam, sağım, solum sobe!" Arkamı döndüm, salon boştu. "Eee, nereye gittiniz çocuklar? Tek elle uğraştırmayın beni bakayım!" Halil perdenin arkasından fırladı. "Sobe!" İbrahim yemek masasının altından çıktı. "Sobe!" "Eee, Zehra nerede peki?" Evi aramaya başladım. Koridoru geçip Meryem teyzenin odasına girdim. Gardırobun kapağı hafifçe aralıktı. İçeriye baktığımda Zehra’yı kucağında eski bir fotoğrafla orada otururken buldum. "İşte buldum seni!" dedim gülümserek. Elindeki fotoğrafa gözüm kaydı. Bizim mahallede çekilmiş, sararmış eski bir fotoğraftı. Meryem teyze, annem ve annemin hemen yanında duran bir kadın daha vardı. Kadın, annem kadar ona benziyordu ki... Yüz hatları, bakışı... Ben bu kadını hiç görmedim, Allah Allah... diye düşündüm. Fotoğrafı komidinin üzerine bıraktım. "Hadi gel Zehra, izinsiz büyüklerin dolabı karıştırılmaz," derken salondan bir gürültü koptu. Koşarak salona geçtim. Halil ve İbrahim koltuk yastıklarını yere atmış, birbirleriyle ölesiye dövüşüyorlardı. "Yapmayın ama çocuklar!" dedim helak olmuş bir sesle. İçimden avazım çıktığı kadar İmdat! diye bağırmak geliyordu. Çocuklara "Dur!" demekten çenem ağrımıştı. O sırada cebimdeki telefon titredi. Ekranı açtığımda WhatsApp’taki o meşhur grubun bildirimini gördüm: Bitli Şaziye’yi Ekleme Grubu. Ben bu gruptan…