51. Bölüm:Kabukların Ardındaki Zeynep
Yazar: Hanife

Kendimi çok kötü hissediyordum; ruhum kaskatı kesilmiş, içim yıkılmıştı. Yıllarca içimdeki her şeyi susturmuş, kimse duymasın diye en derinlerime gömmüştüm. Ama şimdi o içimdeki uyuyan yanardağ patlamıştı; lavları göğsümü yakıyor, harı yüzüme vuruyordu. Belki de bu patlamanın sonunda büsbütün küle dönecektim, bilmiyordum. Ama o an fark ettim ki, nefretim Harun’a değildi. Benim nefretim de öfkem de sırf kendimeydi. Gözlerime o sonsuz mavi okyanuslarıyla bakarken, onun bu katıksız sevgisine dayanamıyordum. Bu sefer o eski, bencil ve hırçın Zeynep olamazdım. Korkak değildim artık. Eğer şimdi bir adım daha geri atarsam, hayattaki en değerli varlığımı, ruhumun limanını sonsuza dek kaybedecektim. Harun yanımda varsa artık hiçbir şeyin, geçmişteki hiçbir haksızlığın önemi yoktu. Ölecektim belki de bir gün... Madem zamanım vardı, madem henüz nefes alıyordum, o zaman gururu bir kenara bırakıp ona sımsıkı sarılmalıydım. "Çok haklısın Harun..." dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. "Senin hiçbir suçun yok. Özür dilerim... Seni incittiğim için, seni bunca şeyin arasında haksız yere suçladığım için özür dilerim." O bana kıyamazken, canımdan bir parçayken ben kalkıp onu güvensizlikle itham etmiştim. Yine de o beni anlıyordu; bakışlarındaki o engin hoşgörüyle beni olduğum gibi kabul ediyordu. Onun karşısında tamamen savunmasız kalıyordum, bütün kalkanlarım düşüyordu ve ben ilk kez korkmadan gözyaşlarımı onun huzurunda dökebiliyordum. Harun hafifçe eğildi, dudaklarını saçlarımın arasına, kafama bastırdı. "Ben senden gidemem ki Zeynep..." diye fısıldadı içimi eriten o ses tonuyla. "Sen istesen de beni incitemezsin. Ben seni biliyorum... Dikenleri olmasına rağmen gülümü çok seviyorum." Ona bakıp hıçkırıklarımın arasından gülümsedim. Sağ elinin başparmağıyla yanaklarımdan süzülen yaşları nazikçe sildi. Sonra beni yavaşça kucağına aldı; her zaman oturduğum o ahşap masanın sandalyesine özenle oturttu. Avucunda sıktığı alyansımı çıkardı, nemli parmaklarımın arasından süzerek yeniden parmağıma taktı. "Şimdi ödeştik çilek kız..." dedi gözlerinin içi gülerek. "Bir kere ben çıkarmıştım, şimdi de sen... Ama bu son olsun. Her ne olursa olsun, bir daha bu yüzüğü çıkarma olur mu? Bu kadar kolay vazgeçme bizden." "Vazgeçmeyeceğim..." dedim başımı sallayarak. "Kim böyle büyük, sonu gelmez okyanusları kolayca bırakır ki?" Bana ışıl ışıl gülümsedi. O sırada arka taraftan bizi izleyen Bilal abi de sesleri duymuş, barışmamıza gözlerinin içi gülerek sevinmişti. Harun, sağ elimi kavrayıp dudaklarına götürdü, hafifçe öptü. "Çileğim..." dedi. Bense kalbimin ortasındaki o koca sevgiyi hâlâ ona tam anlamıyla haykıramamıştım. İçimdeki utangaçlık bir türlü dilimi çözmüyordu. "Şey..." dedim konuyu değiştirmeye çalışarak, "ben bugün başvuru yapacağım kursa. Ama önce boncuk gözlümle güzel bir kahvaltı yapmak istedim." O güldü, ben güldüm. Göğüs kafesimin içinde kalbim yine küt küt atmaya başladı. "Çileğime çıtır çıtır patates kızartırım şimdi," dedi heyecanla. "Birlikte yaparız kahvaltımızı, öğleden sonra da kayıt için gideriz, olur mu?" "Olur... Gidelim... Zey-Okya'm..." dedim fısıltıyla. Hayat aslında acımasız değildi; bizi acımasız yapan, canımız yandığında verdiğimiz yanlış seçimlerimizdi. Ben bu sefer seçimimi korkudan değil, sevmekten yana kullandım. Belki de bunca zaman takındığım o hırçın tavırlar, sevmeyi hiç öğrenemediğim içindi. Ama Harun beni çok güzel seviyordu ve ben de onun dizinin dibinde sevmeyi yeniden öğreniyordum. Tek kolum alçıda, masada oturmuş onu izliyordum. Harun mutfakta benim için adeta bir şölen hazırlar gibi özenle kahvaltılıkları tabağa diziyordu. O sırada ayağa kalktım. Kasaya doğru yürüyüp oradaki çekmeceden boş bir A4 kağıdı ve bir tükenmez kalem aldım. Masaya geri dönüp oturdum. Boş kağıdı önüme koydum. Sağ elimdeki kalemi kağıda doğru yaklaştırdım ama tam ucu temas edecekken elim şiddetle titremeye başladı. Bu benim çocukluğumdan kalan, ruhuma kazınmış bir travmaydı. Aşmak için çizmem gerekiyordu, biliyordum ama yapamıyordum. Kalemi her elime…