50. Bölüm: Cam Kırıkları ve Kül Olan Pembe
Yazar: Hanife

Takvim 9 Ağustos Salı gününü gösteriyordu. İyiydim; geçen iki haftada karnımdaki o ağır yara hayli toparlanmıştı. Elbette hâlâ her adımıma, her nefesime dikkat ediyordum ama artık yatağa esir değildim. Evin içinde, zindanından kurtulmuş bir kuş gibi istediğim gibi hareket edebiliyordum. Sabahları saat ona kadar uyuyordum ve kimse beni uyandırmaya kıyamıyordu. Evde ne bir inatlaşma kalmıştı ne bir tartışma... Annemin o her sabah tepemde bitip "Kalk artık Zeynep!" diye sitem edişleri, odanın kapısını döven o hırçın süpürge sesleri bıçak gibi kesilmişti. Benim de bağırıp çağırarak yataktan fırlayışlarım son bulmuştu. Ama garip bir şekilde özlemiştim o günleri. Ben böyle bir prenses olmak istemiyordum galiba; ben sadece anlaşılmak istemiştim. Evet, annemle o tatlı sert çekişmelerimizi bile arar olmuştum. Bunca yılın ardından, sırf kurşun yedim, sırf öleceğim diye mi değişmişti ailemin tavrı? Hepsinin bana yeniden doğal davranmasını, maskesiz olmalarını istiyordum. Annemin bana her gülümseyişinde, o sahte tebessümün arkasındaki keder ve suçluluk dolu bakışları görmek canımı acıtıyordu. Hâlâ anneme kırgındım, evet. Çünkü bana zamanında inanmamıştı; bana bir kere bile dönüp "Kızım neden yaptın, doğrusu nedir?" diye sormamıştı. "Ya ölseydim?" diyordum kendi kendime geceleri tavanı izlerken. Geri gelecek miydim? Özür dilemeye fırsatı olacak mıydı? Yine de gözlerimin önünde çırpındığını, etrafımda pervane olduğunu gördükçe içim cız ediyordu. Annemdi o benim... Vurulduğum gece çok korkmuştu; hepsini, bütün evi dehşete düşürmüştüm. Ama geçti işte, bundan sonra daha iyi olacaktım. Sabah saat dokuzda uyandım. Yastığımın başındaki telefonun ekranı aydınlandı. Harun mesaj atmıştı: "Günaydın çileğim..." Kalbim her zamanki gibi yine küt küt atmaya başladı. Tabi bu saatte uyandığımı görüp lokantaya geleceğimi anlamasın diye mesaja tıklamadım. Ona küçük lokantasında tatlı bir sürpriz yapacaktım. Beni birden karşısında görünce o mavi gözleri parıldasın, mutlu olsun istiyordum. Sol kolum hâlâ boynuma asılı kaskatı alçının içindeydi. Sağ elimle gardırobun kapağını yavaşça açtım. Annemin geçen gün benim için yeni aldığı pudra pembesi sade elbiseyi çıkardım, yatağın üzerine özenle koydum. Kendi başıma tek kolla giyinmem imkansızdı, annemden yardım isteyecektim. Üzerimdeki bol düğmeli, salaş mavi çiçekli gecelikle odamdan sessizce çıktım. Aşağı indim. Banyoya doğru yöneldiğim sırada, salondan gelen fısıltılı seslerle adımlarım kesildi. Annemle babam konuşuyordu. Durdum. Ve o an, aralık kapının ardından duyduğum birkaç cümle, içimde inşa etmeye çalıştığım ne varsa bir anda yerle bir etti. Göğsüme ağır bir taş oturdu. Bozuntuya vermeden banyoya geçtim. Sağ elimle musluğu açıp buz gibi suyu yüzüme çarptım. Gözlerimden süzülen sıcak yaşları sudan ayırmak imkansızdı. Aynadaki aksime baktım; yutkundum, gözyaşlarımı içime akıttım. Banyodan çıktım ve hiçbir şey duymamış gibi annemin yanına gittim. "Anne, giyinmeme yardımcı olur musun? Harun'un yanına gideceğim," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. Annem şefkatle yüzüme baktı. "Tabii kızım, yardımcı olurum tabii de... Kızım daha tam iyileşmedin, çıkmasaydın keşke dışarı?" "Hayır anne, artık biraz hava almak istiyorum. O katil de hapiste zaten. Harun'a sürpriz yapacağım, ne zamandır dışarıda baş başa göremedi beni." Annem saçlarımı okşadı. "Tamam benim kızıl goncam, hadi gel yukarı çıkalım." Odaya çıktığımızda, aldığı o pudra pembesi elbiseyi canımı yakmaktan korkarak yavaşça giydirdi. Alçımın askısını omuzlarıma düzelterek taktı. Aynanın önüne otutturdu beni. Saçlarımı büyük bir incelikle, severek taramaya başladı. O an gözümden bir damla yaş daha süzüldü. "Saçını öreyim mi kızım?" dedi annem aynadan gözlerime bakarak. En son ilkokuldayken örmüştü saçlarımı. "Hayır anne, hoşlanmıyorum biliyorsun. Açık kalsın istiyorum," dedim kestirip atarak. "Abin götürsün mü seni? Tek başına gitme." "Hayır anne, lokanta çok yakın zaten. Biraz tek başıma yürümek istiyorum." Gözlüklerimi taktım. Yeni aldıkları gümüş re…