49. Bölüm:Beyaz Zindandan Yuvaya: Yeniden Doğuş
Yazar: Hanife

Harun steril kıyafetlerini giyip yoğun bakımın ağır kapısını ittiğinde, odadaki soğuk havayla birlikte içindeki korku da yüzüne çarptı. Zeynep uyuyordu. Ağzında oksijen maskesi, yüzünde ise o hain adamın indirdiği yumrukların bıraktığı koyu morluklar vardı. Harun’un gözleri doldu; dünyadaki en büyük acı, belki de insanın canından çok sevdiğini böyle çaresiz ve hasta görmekti. Sandalyeye çekilip Zeynep’in yanına yaklaştı, pamuklara sarmaya kıyamadığı sağ elini narince tuttu. O an, yoğun bakım odasındaki monitörün monoton bipleri, Zeynep’in bilincinin karanlık sulardan yüzeye vurmasıyla aniden hızlandı: Dıt-dıt-dıt... Zeynep göz kapaklarını araladığında, tepesindeki soğuk beyaz ışıklar ve burnuna dolan o tanıdık, nefret ettiği antiseptik ilaç kokusu genzini yaktı. Hastane... Burası hastaneydi. Çocukluğundan beri kabuslarına giren, nefesini kesen o beyaz zindanın tam ortasındaydı. Göğsüne dev bir kayalık oturdu sanki. Yüzündeki oksijen maskesi onu ferahlatmak yerine boğuyor gibiydi. Panikle yataktan fırlamak, o kokudan kaçmak istedi ama vücudu ona ihanet etti. Karnındaki taze ameliyat kesisine saplanan acıyla inledi: "Ağğh!.." Sol kolunu kaldırıp yüzündeki maskeyi çekip atmak istediğinde, kolunun bileğinden dirsek üstüne kadar bembeyaz kaskatı bir alçının içinde hapsolduğunu fark etti. Hareket ettiremiyordu. Kapana kısılmıştı. Kalp ritmi tavan yaptı, monitör tiz bir alarm çalmaya başladı. "Nefes... Nefes alamıyorum! Çıkarın şunları... Çıkarın!" diye çırpınmaya başladı. "Zeynep! Çileğim, buradayım!" O an, hastanenin o soğuk ve yabancı dünyasını yaran sıcacık bir ses duyuldu. Harun, sağlıkçı soğukkanlılığını bir kenara bırakıp hızla yatağa yaklaştı. Zeynep’in panikle havada çırpınan sağlam sağ elini iki eliyle sımsıkı yakaladı. "Bana bak çileğim, sadece bana bak! Duvarlara bakma, cihazlara bakma... Sadece gözlerime bak!" Harun, Zeynep’in dikişlerini patlatmaması için gövdesini narince yatağa bastırdı. Yüzündeki oksijen maskesini düzeltip Zeynep’in alnına kendi alnını yasladı. Mavi gözlerini Zeynep’in yeşil gözlerine mühürledi. "Gitti o adam... Bitti kabus. Güvendesin. Benimlesin. Hastanedesin ama ben buradayım, elini hiç bırakmayacağım." Zeynep, Harun’un tanıdık gül kokusunu ve alnındaki sıcaklığı hissedince göğsündeki o daralma yavaşça gevşemeye başladı. Monitörün çıldıran alarmları yavaşladı. Zeynep sağ eliyle Harun’un yeşil gömleğinin yakasına sımsıkı tutundu, alçılı kolunu göğsüne bastırırken fısıldadı: "Beni... Beni buradan çıkar Harun... Çok korkuyorum..." Harun, Zeynep’in gözlerinden süzülen yaşı dudağıyla sildi. "Çıkaracağım çileğim... İyileşeceksin ve ben seni bu beyaz duvarların arasından alıp okyanusumuza götüreceğim. Söz veriyorum..." Kurtulmuştum... O adamı yenmiştim ama hastane odasında olmak beni iliklerime kadar korkutuyordu. Yine de asıl beni korkutan şey yolun sonuna gelmek, Harun’dan kopup gitmekti. Yaşıyordum; buna sevinmem gerekiyordu ama bu beyaz duvarlar nefesimi kesiyordu. Harun yanımdaydı. Onun o mis kokan teni, hastanenin o ağır, miadını doldurmuş kokuşmuşluğunu bastırıyordu. "Ben doktora haber vereyim," dedi Harun ayağa kalkarken. Hemen elini tuttum, parmaklarımı parmaklarına kenetledim. "Hayır Harun... Yanımdan gidersen nefes alamam, burada kalamam," dedim sesim titreyerek. Korkumu bastıran tek şey onun varlığıydı. "Tamam çileğim, yanındayım," dedi ve uzanıp yatak başındaki acil çağrı butonuna bastı. Annemle babam hastanedeydi. Abimler ve Meryem Teyzeler ise ortalık biraz yatışınca köydeki eve dönmüşlerdi. Eşyalarım İstanbul’daki evimizde olduğu için, hemşirenin talimatıyla bana önden düğmeli geniş gecelikler, hemen doğrulup su içemeyeceğim için pipetler, havlu kağıt ve kaymaz yumuşak terlikler hazırlanması gerekiyordu. Harun’un elini sımsıkı tutuyordum. Bu beyaz zindana sadece onun için katlanabilirdim. Kolumu kırmıştı o adi herif; çektiğim acıyı hâlâ kemiklerimde hissedebiliyordum. Yüzümün ne halde olduğunu ise hayal bile etmek istemiyordum. Az sonra doktor içeri girdi. Annemler de heyecanla camın ark…