4. Bölüm: Bir Bayram Sabahı ve Beklenmedik Dönüşüm
Yazar: Hanife

Bölüm görselleri

Bayram sabahı, mahallenin üzerindeki o tatlı telaş ve minarelerden yükselen bayram salasıyla başladı. Aslan ve Karaca ailelerinin erkekleri, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bayram namazı için caminin yolunu tutmuş, ibadetlerini yerine getirip bayramlaşmışlardı. O yıllarda bayram demek; sadece tatil ilan edilen sıradan günler değil; küslerin barışması, ailecek uzun sofralara oturulması ve tüm mahallenin birbirine sarılıp kucaklaşması demekti. Ancak benim için bu bayram, hayatımın en büyük kumarının oynanacağı, iki ailenin hayırlı bir iş için bir araya geleceği o meşum gündü. Annem iki gün öncesinden temizliğe, baklavaya, sarmaya başlamış; evdeki her şeyi kusursuzca tamamlamıştı. Beni bir an önce evden göndermek, baş göz etmek için o kadar büyük bir heyecan içindeydi ki, evlendiğim gün herhalde göbek atıp kına yakarlardı. Odamda tavanı izlerken tek bir şeye odaklanmıştım: Ne yapıp edip bu Harun denen sümsüğü evden nasıl kaçıracaktım? Babam dün akşamki restiyle niyetinin ciddiyetini ortaya koymuştu. Kaçışım yoktu; ya evlatlıktan silinmeyi göze alıp bu evden ceketimi alıp çıkacaktım ya da kadere boyun eğecektim. Dışarı çıksam cebimde tek bir kuruşum bile yoktu; annemin o hep korkuttuğu gibi, güvencesiz ve parasız bir şekilde kötü yollara düşmekten başka çarem kalmazdı. Güneş penceremden içeri sızarken, ben hala uykunun o koruyucu, derin dehlizlerine sığınmaya çalışıyordum. İçimde büyüyen o tanıdık isyan hissi yine göğsüme oturdu. Ne istiyorlardı benden? Neden hiçbir zaman sadece kendim olmama izin verilmiyordu? Neden hep başkalarının çizdiği sınırların, dayattığı kuralların içinde şekillenmek zorundaydım? Akrabalar, komşular yanımda oturup el âlemin kızlarını ballandıra ballandıra överken, ailem benimle sadece başarısızlıklarımla, sakarlıklarımla dalga geçiyordu. Belki yanlışlarım çoktu, asiliklerim fazlaydı ama içimdeki doğruları, çabalarımı kimse görmek istemiyordu. Ben onlar için sadece kusurlardan, hayal kırıklıklarından ibaret bir kara koyundum. Abilerim başarılıydı, öğretmen olmuştu diğeri mühendislik okuyordu; kız kardeşim Elif söz dinleyen, hamarat bir genç kızdı. Bense onların gözünde bomboş, geleceği belirsiz bir insandım. Evet, asiydim; çünkü bugüne kadar bir tek kişi bile gelip karşısına alarak "Zeynep, sen nasılsın, canını sıkan bir şey var mı?" diye sormamıştı. Kimse bana içtenlikle "İyi ki varsın Zeynep" dememişti. Neleri severdim, nelere yeteneğim vardı, hayallerim neydi bilmezlerdi bile. Benim hırçınlığım, aslında sesimi duyuramayışımın bir feryadıydı; bu hale gelmek, bu kadar sert bir kabuk örmek benim için de hiç kolay olmamıştı. "Kızım, bayram sabahı bu kadar uyunur mu? Herkes kalktı, babanlar camiden gelir birazdan. Hadi kalk bakayım!" İşte başlıyorduk. Yine annem ve her sabahın değişmez, klişe tartışması... Bu evde bana uyumak bile yasaktı. Gözlerimi ovuşturarak, uykulu ve pürüzlü bir sesle mırıldandım: "Anne, sabahın daha yedisi... İnsaf et anne ya, biraz daha uyusam ne olur?" "Kızım, bugün bayram! Babanın elini öpeceksin, abilerinle bayramlaşacaksın, uyunur mu hiç? Çabuk kalk, yoksa valla banyodan ibriği getirir yüzüne suyu dökerim. Bak, baban sana bayramlık elbise bile almış, daha ne istiyorsun?" İçimden, *Dayak istiyorum anne, üzerime titremeyin bu kadar,* diye geçirdim yorgunlukla. Sesimi çıkarmadan, "Tamam anne, kalkıyorum," dedim, ilk defa işi yokuşa sürmeyerek. Annem şüpheyle bana baktı, odadan çıkmadan önce parmağını sallayarak uyardı: "Bak kızım, bugün babanı ellerin önünde utandıracak, yüzünü kara çıkaracak bir şey yapma. Adamın kalbi var, dayanmaz valla." "Anne ya! Tanımadığım, çocukluğundan beri görmediğim bir adamla evlendiriliyorum, bir de bana uslu dur diyorsun. Sevmek, kabullenmek o kadar kolay mı sanıyorsun?" Annemin yüzü yumuşadı, yatağın kenarına oturdu. "Kızım, biz seni hiç kötü birine, seni mutsuz edecek bir yuvaya verir miyiz? Hemen düğün dernek olmayacak zaten. Önce nişan kesilecek; nişanlıyken birbirinizi tanırsınız, gezersiniz, konuşursunuz. İnsan tanıdıkça sever kızım." "Tamam ann…