46. Bölüm:Okyanusun Yeşile Çaldığı An
Yazar: Hanife

Masmavi okyanuslarını doğrudan gözlerime dikti, aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapattı. Yeşil harelerim onun derin mavi bakışlarında boğuluyor, kayboluyordu sanki. "Sana baştan her şeyi anlatacağım, Zeynep..." dedi sesi içimi titreten bir kararlılıkla. "Ne düşündüğümü, ne hissettiğimi tek tek anlatacağım." Korkuyla bir adım geri çekilmeye çalıştım ama izin vermedi; bileğimden yakaladı beni. "Hayır, Harun! Ben bir şey dinlemek istemiyorum..." dedim sesimi sertleştirmeye çalışarak. "Ne düşündüğün umurumda değil! Ne anlatacaksın bana, ne zamandan beri bana acıdığını mı?" Harun’un kaşları çatıldı, gözlerindeki mavilik anında koyulaştı. "Zeynep, bunu hep yapıyorsun! Konuşmama fırsat vermiyorsun. Gerçekleri duymaktan kaçıyorsun çünkü korkuyorsun... Sana acıdığımı zannetmeye devam etmek kolayına geliyor. O gün lokantada abimle konuştuğum şeyleri babam yüzünden sanıyorsun. Bir kere ya... Bir kere hiçbir şey söylemeden beni dinlesen! Başka bir şey istemiyorum. Anlattıklarımdan sonra fikrin, duyguların değişmezse söz sana, kararına saygı duyacağım." Haklıydı. Ölesiye korkuyordum. Artık tutunacak gücüm kalmamıştı; ben mutsuzluğu çocukluğuma da sığdırmıştım, geleceğime de... Şimdi bir kez daha aynı yerden düşersem, o enkazın altından canlı çıkamazdım. Gözlerine bakarak öylece kalakaldım. Sağımda beliren melek "Dinle," diye fısıldıyordu, solumdaki şeytan ise "Dinleme, seni sevmiyor, sadece mantığıyla konuşuyor!" diye nida ediyordu. Harun sabırsızca ama şefkatle seslendi: "Zeynep... Bir kere de kaçmadan anlatmama izin verecek misin?" Dinlemekten ne zarar çıkardı ki? Artık kaçışım kalmamıştı. Belki de bu düğümü burada koparmak ya da kördüğüm edip sonsuza kadar birleşmek gerekiyordu. Bileğimdeki sıcak eline ve gözlerimin içine kayan o sonsuz okyanusa baktım. Başımı hafifçe sallayarak pes ettiğimi belirttim. "Peki... Dinliyorum seni," dedim fısıltı gibi bir sesle. Yüzünde güller açtı, içtenlikle gülümsedi. Göl kenarındaki ahşap banklardan birine doğru yürüdük, yan yana oturduk. Harun iki elimi birden kendi ellerinin arasına aldı. Gözlerime öyle derin baktı ki ruhumun en ücra köşesi bile açıkta kaldı. "Anlatacaklarımı sözümü kesmeden dinlemeni istiyorum Zeynep." Sadece başımı sallamakla yetindim. Kalbim göğüs kafesimi yırtmak istercesine çarpıyordu. Gözlerim daha hiçbir şey duymadan dolmaya başlamıştı bile. Harun derin bir nefes alıp geçmişin perdesini araladı: "On beş yaşındaki çocukluğuma gidelim... O gün küçük bir çilek kız girdi sınıfıma. Beni izliyordu. Ben de gizlice, o çilek kızın beni izlemesini şaşkınlıkla izliyordum." İçimden Nasıl yani? Onu izlediğimi biliyor muymuş?! diye geçirdim, şoktan gözlerim büyüdü. Harun devam ediyordu: "İstemsizce güldürmüştün beni..." Bir an dayanamayıp söze daldım: "Bir dakika, bir dakika! Sen o zaman bana mı gülümsüyordun yani?" Harun uyardı: "Zeynep... Bölmeden dinleyecektin, devam etmeme izin ver." "Tamam, devam et..." dedim, kalbimin ritmi iyice kontrolden çıkarken. "Evet, o çilek kıza gülümsemiştim. Panikleyince o kadar tatlı olmuştun ki anında ilgimi çektin. 'Boncuk göz' demiştin bana minicik boyunla... O gün sınıftan kaçar adım gittiğinde tuhaf bir şekilde derslere odaklanamadım. Gözüm hep o çilek kızı arar oldu. Her gün teneffüs saatlerinde pencereden izledim o güzel, hırçın ama bir o kadar da tatlı gülümseyen kızı. O kız hep köşelerde takılıyordu. Ben de her gün bıkmadan sınıfın camına geçip onu izlemeye başladım." Harun anlatırken ben tam anlamıyla bir şokun içindeydim. Bana o derin mavi bakışlarıyla bakmaya devam ediyordu. "Sonra bir gün arka bahçeye gitmeye başladı. Bu merakımı daha da artırdı. Karşı sınıfın camından arka bahçeyi gözledim. O küçük çilek kız elinde bir gazoz kapağıyla çam ağacına bir şeyler çiziyordu. Bir gün merak edip okul çıkışında gittim o ağacın yanına. Öyle güzel gizlemiş ki... Ama ben kabuğun altına bakmayı başardım. O yazıyı görünce bana beslediğin hisleri anladım. Her gün bıkmadan o çam ağacına çizmişsin adımızı..." Gözümden bir damla yaş süzülüp yanağıma düştü. Bi…