43. Bölüm: Gölyazı’ya Kaçış ve Geceye Sınanan Yemi
Yazar: Hanife

Ölüm korkusu insanı hiç ummadığı kapılara sürüklüyor, zihni bulandıran o dehşet anlarında en radikal kararları birkaç saniyeye sığdırıyordu. Karakolun soğuk, nemli merdivenlerinde dururken Harun, gözlerindeki derin endişe ve şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Nereye, ne kaçması Zeynep?" Bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim; ciddiyetim, havadaki o ağır belirsizliği yara yara ulaştı ona. "Sana ciddi bir şey sordum Harun. Evet dersen birlikte, hayır dersen tek gideceğim. O adamın şakası yok, bu mahallede kalırsam beni elbet bir köşede bulur." Harun bir an bile tereddüt etmedi, duruşunu dikleştirdi. "Sen benim karımsın Zeynep. Sen nereye, ben oraya... Ama nereye gideceğiz? Yanımızda üst baş, eşya da yok?" Yusuf abim çaresiz ve şaşkın gözlerle ikimizin arasında mekik dokurken araya girdim: "Bursa’ya, köyümüze gideceğiz. Eve dönemem abi, o sokaklarda her an enseme saplanacak bir kurşun korkusuyla yaşayamam. Eşya filan umurumda değil; o herif mahallede bir yere gizlenmiş, bir gölge gibi bizi gözlüyor olabilir. Ölebilirim..." Harun, çenesini hafifçe sıvazlayarak ciddiyetle düşündü. "Haklısın Zeynep. Belki de bir süre o katil yakalanana kadar ortalarda görünmemen en hayırlısı. Tamam, gidelim hemen." İçimi kaplayan çaresizliğin ortasında minnetle mırıldandım: "Teşekkür ederim, beni anladığın için..." Abim telaşla ellerini havaya kaldırdı. "Olur mu Zeynep, akşam akşam gitmek ne demek? Annemlere ne diyeceksiniz?" "Abi sen haber verirsin, gitmek zorundayım." "Tamam, bari ben eve geçip size giyecek bir şeyler getireyim." "Olmaz abi!" diye kestim sözünü. "Seni de takip edebilirler. O katilin şakası yok. Biz köyde idare ederiz. Harun’a senin önceden dedemlerde kalan kıyafetlerinden veririz, ben de dolapların dibinde kalan eski eşyalarımdan bulurum bir şeyler..." Abim gözleri dolarak bana doğru bir adım attı ve kollarını sımsıkı etrafıma doladı. "Tamam kardeşim, Allah’a emanet ol. Varınca mutlaka ara beni. Bu arada dedemler köyde değiller, anahtar komşuda vardır. İzmir’e, amcamgille gittiler." "Tamam abi, sağ ol," diyerek helalleştim. Harun da abimin elini kavrayıp samimiyetle sıktı. Sokak lambalarının sarı, cılız ışıkları altında ilerlerken zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: Ne yapıyordum ben? Harun’a kaçma teklif etmiş, onu kendi geçmişime, köyüme sürüklüyordum. Taksiyi beklerken Harun elimi sımsıkı tuttu; o sıcaklık, içimdeki titremeyi biraz olsun dindirdi. Yola koyulup Dudullu Otogarı’na doğru süzülürken Harun cebinden telefonunu çıkarıp Süleyman Baba’yı aradı. "İyi yapmışsın oğlum," dedi Süleyman Baba’nın babacan sesi ahizeden taşarak. "Artık o senin eşin sayılır, yalnız bırakmak olmaz. Lokantayı dert etme, biz hallederiz. Sağ salim varın inşallah." Ancak arka plandan Meryem Teyze’nin sitemkar, öfkeyle bilenen sesi cılızca kulağıma çalınıyordu: "Süleyman neler olmuş böyle! Bu kız yiyecek oğlumun başını... Hafız benim oğlum, ne işi olur belayla? Ah Süleyman, nikah kıydırmasaydın nişanı atar bitirirdik! Ah Süleyman ah, gördük esnaf arkadaşlığını..." Harun bana hissettirmemeye çalışarak başını cama doğru çevirdi ama çenesinin kasılmasından, yüzünün gölgelenmesinden anlamıştım. Süleyman Baba arkamızda duruyordu ama Meryem Teyze bu katil meselesine fena bilenmişti. Telefonu kapatan Harun, ekranın zayıf ışığına bakıp "Şarjım da az kaldı Zeynep, şarj aletimiz de yok," diye mırıldandı. "Ben çantama koymuştum, uyar mı seninkine?" "Uyar, giriş yerleri aynı... En azından bir eksiğimizi halletmiş olduk." Bir an kaşlarımı çatarak baktım birleşik duran ellerimize. Bakışlarım eline kayınca hızla parmaklarımı geriye çektim. Sahi, ben takside niye hâlâ elini tutuyordum ki? "Harun, mızmızlanacaksan gelme benimle! Aslında ben seni neden çağırdım ki? Ne güzel dedemler de yokken evde tek başıma, kafama göre takılırdım!" Harun kaşlarını çatıp bana döndü. "Zeynep keyif için gitmiyoruz herhalde! Ayrıca mızmızlanmıyorum; karım nereye, ben oraya gidiyorum." "Yine başladık! 'Karım' filan ne oluyoruz Harun? Tamam kaçalım dedik de sana kaçıyorum demedim!" Harun’un dud…