40. Bölüm:Çamaşır Suyu, Kıskançlık ve Yarım Kalan
Yazar: Hanife

Bir gözüm açık bir gözüm kapalı, uykusuzluğun verdiği sersemlikle koca salonun masalarını bir bir sildim. Yerleri süpürdüm, paspasladım. Süleyman Baba ise kasadaki yüksek taburesine kurulmuş, bir yandan hesap kitap yapıyor, bir yandan da "Şöyle yap kızım, bak şu köşeyi iyi al, bezi iyi sık..." diyerek sürekli laf yetiştiriyordu. Hayatım boyunca bir tek Yunus’un evinde detaylı temizlik yapmıştım. Amatördüm belki ama en azından ev küçüktü. Burası ise derya deniz bir lokantaydı. Masaların beyaz örtülerini özenle serip, her birinin ortasına tuzluk ve karabiberlikleri nizami bir şekilde dizdim. Peçetelikleri yerleştirdim. Bir an önce kaytarıp soluklanabilmem için Süleyman Baba'nın gitmesi lazımdı. Harun ise o sırada mutfakta, unlu elleriyle hamur işleriyle uğraşıyordu. Lokanta öğle servisine açılmak üzereydi ve işler giderek hızlanıyordu. Alnımda biriken terleri elimin tersiyle silip bir sandalyeye iliştim. Kan ter içinde kalmıştım. İçimden sürekli, Kendi kafama tüküreyim, ne işin vardı Zeynep senin buralarda? diye söyleniyordum. Süleyman Baba gözlüklerinin üstünden bana baktı: "Hadi kızım, öğlene az kaldı. Servis açılmadan şu tuvaletleri de bir elden geçiriver." Ay bir de onlar vardı değil mi? diye iç geçirdim. Tuvaletin camı var mıdır acaba diye düşünmeden edemedim; ufak bir havalandırma penceresi bulsam oradan sıvışıp kaçmak bile cazip geliyordu. Ben tuvaletleri temizlemek için arka tarafa geçerken Harun da mutfaktan çıkıp salona geldi. Süleyman Baba'nın ona seslendiğini duydum: "Harun oğlum, benim belim tuttu yine. Ben eve geçiyorum, siz halledersiniz değil mi?" "Olur baba, dikkat et kendine," dedi Harun. Sonunda! Süleyman Amca nihayet gidiyordu. İçimden bir oh çektim. Soldaki tuvaletin kapısını açtığımda karşılaştığım manzara karşısında yüzümü buruşturdum. Kesin şu karşı mahallenin şişko Nuriye'si yapmıştır bu pisliği! diye homurdandım kendi kendime. Temizlik dolabından malzemeleri çıkardım, çamaşır suyunu cömertçe fayanslara ve lavabolara boca ettim. Tam işe koyuluyordum ki dışarıdan bir kadın sesi duydum. Merakla kapıya doğru yaklaşıp kulağımı kabarttım. "Selamünaleyküm Harun... Dün nişanın varmış, gelemedim kusura bakma. Ben de işe geçiyordum, beş dakika uğrayıp tebrik edeyim dedim." "Teşekkür ederim Emine. Gel otur, ne ikram edeyim sana?" Emine denilen kızın kıkırtısı duyuldu: "Bir çayını içerim..." Benim ellerimde sarı bulaşık eldivenleri, başımda iğrenç bir bone, üzerimde leke içinde bir temizlik önlüğü var... Kız gelmiş, süslenmiş püslenmiş "Harun'un çayını içerim" diyor! Ben daha sabahtan beri bir lokma kahvaltı bile yapmamışım. Öfkeyle üzerime baktım. O güzelim yeşil elbisemin eteklerine çamaşır suyu sıçratmıştım! Onları kapı arkasından gizlice dinlerken, yerlere sıktığım çamaşır suyunu durulamayı tamamen unutmuştum. Kesif kimyasal kokusu daracık alanda iyice genzimi yakmaya başladı. Dışarıda Harun, Emine denilen kıza çay getirmiş, masada karşılıklı oturup sohbete dalmışlardı. İçeride havasızlıktan ve çamaşır suyunun keskin kokusundan birden öksürük krizine girdim. "Öhö! Öhö!" Hayır olamaz, boğulacağım! Hemen hortumu kapıp tuvaletlerin zeminine su tutmaya başladım. Amacım çamaşır suyunu hızla gidere akıtmaktı. Dışarı bu halde çıksam kesin rezil olurdum. Harun içeriden gelen şiddetli öksürük sesimi duymuş olmalı ki, "Bir dakika Emine," diyerek ayaklandığını duydum. Ben daha fazla dayanamayarak, boğulma hissiyle hortumu elimden fırlattım ve kapıyı sonuna kadar açıp kendimi dışarı attım. Tam karşımda, endişeyle bana doğru gelen Harun vardı. Deli gibi öksürüyor, nefes alamıyordum. "Harun... Su... Su ver lütfen..." diye zar zor konuşabildim. Beni hemen en yakındaki sandalyeye oturttu, hızla dolaptan bir bardak su döküp elime tutuşturdu. Suyu kana kana içtim. "Zeynep? İyi misin, ne oldu?" dedi sesi titreyerek. Nefes nefese kalmış, göğsüm körük gibi inip kalkıyordu. "Çamaşır suyunu... Fazla dökmüşüm galiba," dedim mahcubiyetle. "Zeynep doktora gidelim, zehirlenmiş olabilirsin!" "Hayır, iyiyim Harun..." diyerek onu durdurdum…