39.Bölüm: Zeynebin Okyanusu ve Çıraklık Sınavı
Yazar: Hanife

(25 Temmuz Pazar): Bu tarihi hiçbir zaman unutmayacağım. Nişanlandık, ilk dansımızı yaptık, ilk kez göğsünde ağladım. Ve ilk kez bir erkeğin ceketini omuzlarımda taşıdım. Gecenin loş ışığı sokağı sarıp sarmalarken, onun iri ve nasırlı avucunun içindeki elimle yan yana yürüyorduk. Harun kafasını bana doğru çevirip, "Zeynep, bu kadar yokuşu nasıl çıktın sen? Buralar bayağı dikmiş..." dedi. Hafifçe başımı sallayıp cevabı yapıştırdım: "Sen arkamdan nasıl takip edip çıktıysan, ben de öyle çıktım işte." Kendi sözüme kendim kıkırdadım. Harun da gülümseyerek, "Ben antrenmanlıyım senin için," dedi. "Ne yani, beni sıska mı sandın?" Harun bıyık altından kıkırdamaya devam etti: "Uykucu güzelisin normalde... Adım atmaya bile üşeniyormuşsun gibi hissettim bir an." "O sinirli değilken yalnız! Sinirliyken jet gibiyimdir, kork benden Harun Abi..." "Harun Abi mi?" dedi duraksayarak. Adımlarını yavaşlatıp yüzüme ciddi ama muzip bir edayla baktı. "Zeynep, farkındaysan şu an elini tuttuğum kız benim nişanlım. Ayrıca dini nikahlı karımsın..." "Hatırlatmasan bilmiyordum Harun Abicim! Farkındaysan sen benden beş yaş büyüksün." Harun'un içinden geçenleri okur gibiydim sanki: "Senden büyüğüm ama çocukken bile bana takmışsın kafayı..." Sessizliği bozup hafifçe gülümsedi. "Abi deme, lazım olurum sana..." Tam bizim evin önüne gelmiştik ki bu laf üzerine bir anda elimi onun avucundan çekip fırlattım. "Ne diyorsun sen be? 'Lazım olurum' derken? Bak, öyle abuk subuk düşüncelerin varsa benim tersim pistir, ona göre!" Harun gülmekten kendini alamıyordu. "Gördük tersini Zeynep... Merak etme, telli duvaklı gelinlikle bana gelmeden öyle bir şey olmaz." Yüzümün bir anda cayır cayır yandığını, kıpkırmızı kesildiğimi hissettim. Ne diyordu bu adam böyle? "Sen ne diyorsun be! Zor görürsün o günleri! Ayrıca o gelinliği mecburen giyecek olsam bile, bana dokunmana asla izin vermem!" Lafın nereye gittiğini fark edince kendi kendime kızdım: Ah Zeynep, ne diye adama "abi" deyip kışkırtıyorsun ki! Harun sanki bana meydan okur gibi bir kez daha gülümsedi: "Göreceğiz Zeynep..." Lafın altında kalmamak için hemen arkamı dönüp bizim emektar tahta kapıyı sertçe çaldım. Annem kapıyı anında açtı. "Geldin mi kızım? Bizimkiler de yorgunluktan sızdı hemen..." İçimden, Görmeye tahammülüm olmayan annem rolünü sevsinler! diye geçirdim. Harun hemen lafa girdi: "Bana müsaade Hatice Anne. Eve gidip yatsıyı kılacağım. Zeynep’i bıraktım, içim rahat. Sizin de içiniz rahat olsun. Sabah gelip Zeynep’i alacağım." Annem lokantada çalışacağımı tamamen unutmuş gibi merakla sordu: "Hayırdır oğlum, nereye?" "Zeynep yarın işbaşı yapacak ya, o yüzden geçerken uğrayıp alacağım." "Evet, doğru ya... Tabi oğlum, yalnız bırakma kızımı, güzel güzel işe gidin gelin." İçimden bir ses bağırmak istedi: Harun senin öz evladın sanki, tabii ona gıkın çıkmaz! Yine de bozuntuya vermeden, "Neyse Harun'cum," dedim sesimi yumuşatarak. "İyi geceler..." Vedalaşırken yanak yanağa değdik. Yanağındaki o hafif batan sakalların tenime teması bile içimi gıdıklamaya yetti. Ne oluyordu bana böyle? Bu adam iyice yelkenlerimi kendi derin okyanusuna doğru çekiyordu. Kulağına doğru hafifçe fısıldadım: "Teşekkür ederim..." Sözüm biter bitmez arkamı dönüp hızla yukarı, odama doğru koştum. Teşekkür etmemden mutlu olduğunu gözlerindeki o ışıltıdan anlamıştım. Teşekkür etmek hiç adetim değildi ama bu gece bunu fazlasıyla hak etmişti. Ben merdivenleri tırmanırken Harun aşağıda anneme son sözlerini söylüyordu: "Hatice Anne, Zeynep her ne olursa olsun benim evleneceğim kız. İçiniz rahat olsun, onu hiçbir zaman bırakmayacağım." Annem gülümsedi. "Biliyorum oğlum, senden hiçbir şüphem yok. Çok efendisin maşallah..." İçimden buruk bir ah çektim: Keşke benden de hiç şüphe etmeseydin anne... Odama girer girmez nişan elbisesini üzerimden sıyırıp attım ve kendimi banyoya koyverdim. Evimizdeki her şey eskiydi belki ama yemin ederim hiçbir eşya umurumda değildi. Ne kadar lüksten, paradan bahsetsem de asıl canımı yakan şey hayallerimin birer birer hiçe…