3. Bölüm:Bayram Telaşı ve Zoraki Kısmet
Yazar: Hanife

Ramazan Bayramı’na topu topu üç gün kalmıştı ama benim içimde bayram neşesinden ziyade bıkkın bir savaşın yorgunluğu vardı. Kendimi bildim bileli oruç tutmakla aram pek barışık olmamıştı; açlığa değilse de susuzluğa hiç dayanamıyordum. Hele Temmuz sıcağı asfaltı eritirken, benim de sinir kat sayım yukarı fırlıyor, adeta etrafına kıvılcımlar saçan canlı bir bombaya dönüşüyordum. Evdekiler çok iyi bilirdi: Oruç zamanı bana dokunan yanardı. Ama çocukluktan beri annemin o tavizsiz, erkenden başımda biten gölgesi yüzünden sahurun o mahmurluğuna katlanır, her yıl bu çileyi çekerdim. Yine o günlerden biriydi; ramazanın o son demlerinde yataktan çıkmayı bırakın, gözümü açmaktan bile nefret ediyordum. Tabi annem başımda elektrik süpürgesiyle bitmeseydi, belki de akşama kadar o karanlık odada dünyadan soyutlanabilirdim. Süpürgenin o kulak tırmalayan, beynimin kıvrımlarında yankılanan mekanik gürültüsüyle gözlerimi araladım. Annem yatağın başında, elinde süpürgenin borusuyla bir komutan edasıyla dikiliyordu. "Anne ne yapıyorsun odamda ya? Uyuyorum işte, çıksana..." diye mırıldandım, sesim yastığın elyafı arasında boğulurken. Annem süpürgenin düğmesine ayağıyla basıp gürültüyü kesti ve o her zamanki sitemkâr tonuyla söylenmeye başladı: "Koca dana oldun hala yatıyorsun! Akşamdan beri sana kızgınım zaten, hiç yüzünü dönme bana!" Gürültüden ve dırdırdan kaçmak için yorganı hunharca kafama kadar çektim. Kendimi o karanlık kozada güvende hissettiğim tam o saniyede, bacağıma inen terliğin acısıyla irkildim. "Ahh! Anne ne istiyorsun Allah aşkına oruçlu oruçlu benden?" diyerek yorganı fırlattım. "Daha ne isteyeceğim kızım? Kaçıncı görücü geldi senden illallah edip gittiler! Ne dedin, ne yaptın o oğlanlara da seninle iki kelime konuşur konuşmaz arkalarına bakmadan kaçıyorlar? Anneleri desen ayrı dert; 'Biz bu pasaklı, hırçın kızı evimize sokmayız' dediler, adımızı mahalleye sakız ettin!" Yataktan hızla doğruldum, saçlarım muhtemelen elektriklenmiş bir çalı salkımı gibi havaya dikilmişti. Evet, dürüst olmak gerekirse eskiden daha tombiş, yüzü çillerle kaplı, kendi halinde bir kızdım. Sonradan o kiloları vermek, o çillerle barışmak hiç kolay olmamıştı. Asi bir yapım vardı, bunu da asla inkâr etmiyordum. Ama bir insanın, hele ki tanımadığım bir erkeğin gelip hayatımı yönetmeye çalışması düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. Annemin o dik dik bakan gözlerine diklenerek, son gelen adayı nasıl postaladığımı gururla hatırlatıp cevap verdim: "Ne yapayım anne? 'Sarayın var mı?' dedim. 'Benim lüks isteklerimi, harcamalarımı yerine getirebilecek misin?' dedim. Suç mu?" Annem duyduklarıyla daha da köpürdü, yüzü sinirden kızardı: "Ne sarayından bahsediyorsun kızım sen? Ne güzel kendi halinde, vakti yerinde, başını sokacak evi de olan bir adamcağızdı o!" "Anne, adam fabrikada işçi olarak çalışıyor! Hangi vasıfla, hangi vizyonla gelip beni istiyor ya?" Bu sözüm üzerine annemin elindeki terlik bir kez daha bacağımla buluştu. "Kızım, senin ne vasfın var da alnının teriyle, helaliyle para kazanan adamı küçümsüyorsun? Ha, söyle bana, senin ne özelliğin var?" Orucun verdiği o halsizlikle omuzlarımı düşürdüm. "Yok anne, vasfım da yok, becerim de yok. Ben sadece uyumak istiyorum, çok mu bir şey istiyorum?" Annem elindeki süpürgeyi bir kenara fırlatıp ellerini beline koydu. "Sen uyumaya devam et kızım, aferin... Yarın öbür gün evleneceksin, çeyizine bir katkın olsun diye el işi yap dersin yok, ev işine yardım et dersin yok! Valla bezdim kızım, baban da arkandan söylenip duruyor zaten. Kim sorsa, kim araştırsa senin adını duyan yaka silkiyor!" Sinir dalgası ayak parmaklarımdan saç diplerime kadar tırmandı. Yataktan hışımla fırladım. "Off anne ya! Ben evlenmek falan istemiyorum, anlamıyorsunuz beni! Ben gidiyorum, bugün Necla teyzelerde iftar yapacağım, burada kalıp bu dırdırı çekemem." "Olmaz!" diye gürledi annem kapının önünü keserek. "Valla baban duyarsa bacaklarını kırar bu sefer. Komşunun evinde ne işin var senin her gün? Kadın geçen gün gelip yine…