35. Bölüm: Eski Bir Şarkı, Geceye Sızan İlkler
Yazar: Hanife

Alışveriş bitip eve döndüğümüzde akşam çoktan olmuştu. Yorgunluktan bitap düşmüştüm. Bizimkiler gidip lokantayı bile işlemişlerdi; mahallenin lokantası işte, ne bekleyebilirdim ki? Bana kalsa ben mışıl mışıl uyurken de nişanlanabilirdim, maksat ele güne karşı bir tören ilan etmekti nasıl olsa... Annem eve gelir gelmez mutfağa girişmiş, hummalı bir şekilde yemekler pişirmeye başlamıştı. Ben de odama geçip üzerimdeki ceketi fırlattım ve yatağa uzandım. Telefonun kulaklıklarını takıp On Yaşım’dan beri sığındığım o meşhur şarkıyı açtım. > "Geçiyor günler yine benden habersiz > Gidiyorum gidiyorum buralardan sensiz > Resmini aldım karşıma ağlıyorum sessiz sessiz > Gözlerime çizdim seni açmaya korkuyorum > Büyümüyorum gözlerinde gittikçe küçülüyorum... > Ne yağmurlar ne bulutlar yağdı içime sönmedi > Senden başkasını sevmedim sevemedim > Her şeyi sildim gönlümden bir seni silemedim..." > Tavana bakarken gözlerim doldu. Müzik kulağımda akıp giderken aklım kuyumcudaydı. Harun, o kelimeyi nasıl bilmişti? "ZEYNEBİ-HARUN" nasıl çıkmıştı dudaklarından? O an donup kalmış, hiçbir şey diyememiştim. "Hayır, bunu yazdıramazsın" demek gelmemişti içimden. Çünkü istemsizce, hiç hakkım olmadığını bile bile çok istemiştim... Biz gerçekten Zeynep’in Harun’u olalım istemiştim. Ben aksini iddia etsem de kalbim Harun’u çok istiyordu. Yıllarca her şeyi silmiş, her şeyi yakıp yıkmış, kalbimi bir çöl gibi boş bırakmış ama bir tek onu silememiştim. Bayramın birinci günü onu görmeseydim, senelerdir kalbimde taşıdığım bu ağır yükü fark edemeyecektim bile. Ama sevmek yetmiyordu ki... Güvenmek lazımdı. Ve ben Harun’a güvenmiyordum. Ben şarkının melodisinde kaybolmuşken telefonum yatakta titremeye başladı. Ekranda, ismini sinirle değiştirdiğim Harun’cum yazıyordu. Kendi kendime gülümsemeden edemedim. "Alo?" "Selamünaleyküm Zeynep. Nişan pastamız neli olsun?" "Aleykümselam... Nişan pastamız mı vardı bir de?" "Evet var... Sen neli seviyorsan alayım işte" "Bana neden soruyorsun?" Harun’un sesi hafifçe duraksadı: "Benim için fark etmez, o yüzden sana sordum. Önemsiz mi senin için?" "Evet. Önemli mi olması gerekiyordu?" dedim hırçınlığıma sığınarak. "Peki Zeynep, önemli değilse ben rastgele seçerim o zaman..." dedi ve pat diye kapattı. Meğer Harun o sırada lokantanın mutfağında tek başına kalmış, bizim nişanımız için kendi elleriyle pasta yapıyormuş... Ben bilmiyordum ki onun orada sırf benim için uğraştığını. O orada ter dökerken benim bu inceliği önemsiz görmem canını çok sıkmıştı. Akşam saatlerinde iki sokak öteki evden bizim eve geçildi. Süleyman baba, Meryem teyze Züleyha abla, Bilal abi, eşi ve çocuklar hepsi doluştu salona. Çocukların cıvıltısı evi bir anda şenlendirmişti. Harun da geldi ama yüzü asıktı, gözleri topraktaydı. Telefonda ters konuşmam fena zoruna gitmişti belli ki. Bakma bana öyle Mavişim... dedim içimden. Kadınlar olarak bohça açma merasimi için öbür oturma odasında toplandık. Meryem teyzenin özenle hazırladığı bohçaya bakıyormuş gibi yapmak için elime rastgele dantelli, beyaz saten bir şey aldım. Bu ne diye bakarken yengeme döndüm: "Yenge, bu elbise sana herhalde..." Meryem teyze ile annem kıkırdadı. Yengem muzipçe bıyık altından gülerek: "Kız o elbise değil, gecelik! Senin için, zifaf gecesi için almışlar işte!" dedi. "Ne diyorsun yenge, Türkçe konuş! O da ne demek?" dedim ama jeton sonradan düştü. Gecelik kelimesini idrak edince yanaklarım alev aldı, elbiseyi fırlatır gibi kenara bıraktım. Ben daha sözlenmenin şokunu atlatamamışken adamlar gecelik almıştı! Düğün bohçasına ne koyacaklardı kim bilir... Bohçanın içinden kişisel bakım seti, gecelik, pijama takımları, tüylü terlikler, taraklı ayna, iğne oyalı yazmalar ve lifler çıktı. Meryem teyzenin elini öptüm. Züleyha ablayla ve Bilal abinin eşi Neriman ablayla yanak yanağa sarıldık. Biri eltim, biri görümcem oluyordu artık. Onlar koyu bir koca koca muhabbetine daldığında benim içim kıyıldı resmen! Henüz 19 yaşındaydım ve bu muhabbetler beni hiç açmıyordu. Şimdi odamda oturup animasyon filmi…