33. Bölüm: Sözler, Hırslar ve Kalbe Atılan Çentik
Yazar: Hanife

Kahvaltımızı neşeyle ve bolca takılmayla yaptıktan sonra Harun, cumaya yetişmek için eve gidip üzerini değiştirdi. Babası Süleyman amca ile ağabeyi Bilal abi de lokantayı erkenden kapatıp caminin yolunu tuttular. Bizim buralarda böyledir; erkekler ne kadar yoğun olursa olsun cuma namazını asla aksatmazlar. Onlar gittikten sonra odama çıkarken yanaklarım hâlâ utançtan alev alev yanıyordu belki ama içten içe tatlı bir memnuniyet de sarmıştı dört bir yanımı. Sırf beni hasta zannetti diye, işi gücü bırakıp koşturarak gelmişti... "Bana gerçekten değer veriyor galiba," diye düşündüm. Kalbimin kuytu bir köşesinde bir kuş kanat çırptı sanki. Akşam gidecek olan nişan bohçası için heyecanla odama gidip dolabımdaki elbiselere baktım. Ama ne mümkün! En yeni, en derli toplu elbisem daha birkaç gün önce sözümde giydiğim o krem rengi elbiseydi. Kendi kendime, "Yengemde bir sürü elbise vardır, gidip bir bakayım" diyerek soluğu Hilal yengemin yanında aldım. "Yenge..." "Neee..." dedi yengem, hastaneye gitmek için aceleyle hazırlanırken. "Yenge ya..." "Ne var Zeynep, söylesene kızım! Hastaneye yetişeceğim, nöbetim var!" Sıkılgan bir tavırla mırıldandım: "Bugün akşam için bana bir elbise versene..." Yengem elindeki çantayı masaya bırakıp şaşkınlıkla bana döndü: "Zeynep? Çok şaşırttın beni, sen benden elbise mi istiyorsun?" Geri adım atmaya meyilli yapımla hemen: "Tamam yenge ya, istemiyorum vazgeçtim..." dedim. "Yok yok, dur! Normalde hayatta istemezsin de ondan şaşırdım. Gel bakayım dolabıma, seçelim bir şeyler..." Birlikte gardırobunu açtık. Yengem elbiseleri karıştırırken ben içimden "Ben ne yapıyorum ya, ne bu süslenme hırsı?" diye kendimi sorguluyordum. Tam o sırada gözüm sütlü kahve renkte, son derece şık bir elbiseye takıldı. Yengem elbiseyi eline alıp bana baktı ve hayretle gözlerini açtı: "Valla kız Zeynep, nasıl başardın bu kadar zayıflamayı bilmiyorum ki! Benim bedenimden bile aşağı düşmüşsün, bak bu sana tam olur." Ah yenge... İki senedir matbaada yakalanmamak için nasıl ecel terleri döktüm bir bilsen... Ağır kitap koliyle idman yaptım ben resmen, diye geçirdim içimden. Dışımdan ise sadece: "Az yedim yenge, ondandır..." deyip elbiseyi kaptığım gibi yukarı odama koştum. Odaya girince dayanamayıp Gölyazı’da hırsla kenara fırlattığım o ayakkabı kutusunu açtım. İçinde o kıpkırmızı babetler duruyordu. Harun’dan aldığım ilk hediyeydi bu... İlk aldığında bana acıdığını düşünüp çok kızmış, dünyayı ona dar etmiştim. Ama sonra anlamıştım; o bana acımamıştı. O, ilk kez beni gerçekten düşünen, çocukken en çok istediğim ama sahip olamadığım şeyi bana vermeye çalışan tek kişiydi. Harun benim çocukluğuma, o kırgın küçük kıza el uzatmıştı. Çocukken benimle dalga geçtiğini sanarak ona kin gütmüştüm ama doğruları öğrendiğimde içimde bembeyaz bir umut yeşermişti. O ağacın yanına sırf bu yüzden, yeniden başlamak için gitmiştim. Yıllar önce o gövdeye kazınan 'ZEYNEBİ-HARUN' yazısı, benim dünyamda artık 'ZEY-OKYA' olmuştu... İçimden birden onun sesini duymak geldi. Dünden beri hediye ettiği telefon yüzünden paniklemiş, sabah da ateşlendim sanıp helak olmuştu. Abimlerin cumadan döndüğünü görünce Harun’un da gelmiş olabileceğini düşündüm. O sırada Harun, abisi Bilal ile birlikte lokantaya geçmişti. Süleyman amca eve istirahat etmeye gittiği için Harun bir süreliğine abisine yardım etmek istemişti. Ben onu aradığımda, Harun camide olduğu için telefonunu sessize almıştı. Mutfakta tezgahın kenarına hızla bırakırken yanlışlıkla ekrana dokunmuş olacak ki, aramam açıldı! Açıldığından habersiz beklerken, ahizeden Bilal abinin sesi yükseldi. Harun’a bir şeyler söylüyordu: "Harun kardeşim, akşam bohçan gelecekmiş..." "Evet abi, öyle gelecek..." dedi Harun’un sesi. Bilal abi derin bir iç çekti: "Ne diyeyim kardeşim... Babam işte, 'olmaz' dedik, oldu... Zeynep’e bak, bir de sana bak! Olacak iş mi? Kız geldi, dükkânı taraumar etti. Masraf üstüne masraf! Bu kız ben sana diyeyim, batırır seni kardeşim..." Harun araya girmeye çalıştı: "Abi Allah aşkına ne diyorsun sen?.."…