31. Bölüm: Geceye Dökülen Hakikatler
Yazar: Hanife

Harun: Salonda hemen yanımda otururken dışarıdan bakan biri için suratsız, mesafeli ya da fazla ciddi görünebilirdi. Ama onun o çelik gibi duruşunun arkasında, kimsenin kolay kolay göremediği bambaşka bir yürek vardı. Karşıma çıkan hiçbir kıza benzemiyordu bu Zeynep... İçinden ne geliyorsa pat diye yapıyor, filtreden geçirmeden konuşuyordu. Herkes onun olgunlaşmasını, durulmasını beklerken, benim içimden tek bir şey geçiyordu: Böyle kalsın... Hiç değişmesin. Kendini korumasını bilen, hırçın ama bir o kadar da çaresizce bocalayan cesur bir kızdı. Yanında durduğum her saniye ben de değişiyordum; kalbimin pası sökülüyor, başka bir adama dönüşüyordum. Bugün sokak sokak onu ararken aklım çıkmıştı. Bir insan bu kadar kısa sürede bir başkasının varlığına böyle sızlarcasına alışır mıydı? Görmediğinde içi böyle dipsiz bir boşluğa yuvarlanır mıydı? Kıtır kıtır cipsini yerken gözüm sürekli ondaydı. Televizyondaki komedi filmine o kadar odaklanmıştı ki, ilk kez onu böyle dertlerini unutmuşçasına kahkahalar atarken görüyordum. Yüzüne çöken o ağır rahatlama, bana karşı olan hırçınlığını da törpülemişti. Gözlerinde ne o bildiğim nefret kıvılcımları vardı ne de savunma mekanizması... Alışıyor muydu o da bana? Yavaş yavaş yumuşuyor muydu? Ama öğreneceğim Zeynep... Bugün o Melda ile kavgandan sonra koşa koşa niye o eski okula, o çam ağacına gittiğini öğreneceğim... Tam o sırada film reklam arasına girdi. Zeynep, televizyon ekranından gözünü çekip yanındaki varlığımı yeni fark etmiş gibi gözlerini benden kaçırdı. Ortamdaki bu sessiz elektriklenmeyi bozmak için ayaklandım: "Neyse, ben kalksam iyi olacak. Çok geç olmadan dükkana, eve geçeyim." Yusuf abim oturduğu koltukta doğrulup gevşek bir gülüşle bana baktı: "Harun kalsaydın oğlum ya! Sonuçta yabancı değilsin, Zeynep’in kocası sayılırsın!" deyip koca bir kahkaha patlattı. Zeynep’in yanakları anında elma gibi kızardı. Kucağındaki kırlenti kaptığı gibi Yusuf abimin kafasına fırlattı: "Ne diyorsun sen abi ya?! Ne evlisi?!" "Ne diyeceğim kardeşim, yalan mı? Gölyazı’da nikah kıymadınız mı siz?" Zeynep çaresizce bana döndü, gözlerinde yangın var gibiydi: "Harun bir şey söylesene şu abime! Yoksa valla elimde kalacak, döveceğim!" Aralarında kalıp olayı daha da tırmandırmamak için tebessümümü gizleyerek kapıya yöneldim: "Zeynep hadi, benim gitmem lazım. Eve varınca yazarım sana." Zeynep bir an duraksadı, gözleri parladı: "Aaa, doğru ya! Benim telefonum var artık!" Yusuf abim gözlerini devirerek Zeynep’e baktı: "Biliyoruz Zeynep, telefonun var, gördük." "Hayır abi! Harun bana telefon aldı, yeni model!" diye caka sattı. Yusuf abim güldü: "Sonunda kurtuldun ha şu tuşlu külüstürden!" Zeynep, abisinin sataşmalarından kaçmak ister gibi hemen öne atıldı: "Neyse Harun, ben seni geçireyim." Birlikte dış kapıya kadar yürüdük. Koridorun loş ışığında bana doğru bir adım yaklaştı, sesini alçaltarak: "Şey... Harun... Kıyafetlerini yarın getiririz gelirken." "Yarın bize mi geleceksiniz?" "Evet... Haberin yok mu? Nişan bohçası getireceğiz size." "Nişan yapacağız yani?" dedim, ciddiyetimi korumaya çalışarak o yeşil harelerini gözlerime dikmesini izledim. Zeynep çenesini yukarı kaldırdı, o muzip ve hırçın edasıyla: "Ya... Ben seni fakir sanmıştım. Bugün bana pahalı bir jest yaptın, ben de nişana hayır demeyeyim dedim." Ciddiyetimi bozmamak için kendimi zor tuttum. "Demek param var diye kabul ettin, öyle mi?" "Evet! Sonuçta mantık evliliği yapıyoruz, maddiyat önemli değil mi?" İçimden "Duyguların hiç mi önemi yok Zeynep?" diye geçirdim. Yüzüne biraz daha dikkatle bakıp sordum: "Zeynep, sence ben senin için mantıklı bir seçim miyim?" Gözlüklerinin arkasından gözlerini devirdi: "Evet. Kötü alışkanlığın yok, temizsin, paran da var... Sarayların olmasa da eh, idare edersin işte. Giderin de var yani, tipsiz değilsin." (Ah Zeynep... ! O çocuğa bütün paranı ve geleceğini harcamasaydın inanırdım senin lüks ve şatafat düşkünü olduğuna...) diye geçirdim. "Tipsiz değilsin derken... Yakışıklı mı buluyorsun yani beni?" "Ya Harun hadi…