20. Bölüm: Siyah Ateri, 24 Saatlik Ateşkes
Yazar: Hanife

Harun arkamdan öylece bakakalmıştı. Ben bahçeden eve doğru soluk soluğa koşarken, o yol kenarında durmuş beni, zihnimdeki o karmaşık labirentleri anlamaya çalışıyordu. Neden benden kaçıyorsun Zeynep? ben sana ne yaptım? Neden sana ulaşmama izin vermiyorsun... Ağlamamak için kendini o kadar tutmuşsun ki, şimdi kasların bile sana dur diyor. Neden bu kadar acı çekiyorsun... Arkamdan bir şeyler fısıldıyordu belki ama ben hiçbirini duymuyordum. Tek bildiğim, çocukken bir rüya gördüğüm ve o çocuksu hülyadan çoktan uyandığımdı. Harun bana yaklaştıkça Ben daha çok acı çekiyordum. Kalbim ritmini şaşırıyor, göğsümün ortasında tehlikeli çanlar çalıyordu. Bir umuda sarılmak benim için dünyanın en zor işiydi. Yıllardır kimse bana "İyi ki varsın Zeynep" dememişken, bu adamın karşıma geçip "Senin yanındayım, seni hiç bırakmayacağım" demesi bünyeme fazla geliyor, beni ürkütüyordu. Şimdi kalbim bir kuş gibi çırpınıyordu ve bu his beni kendime daha da öfkelendiriyordu. Yukarıdaki odaya kapanıp kafamın içindeki seslerle boğuşurken, Harun eve gelip bahçedeki çeşmede abdest almıştı. Öğlen ezanı okunurken babamlar ve dedemle birlikte sokağın başındaki camiye gidip başlarını secdeye koymuşlardı. Annem, Meryem Teyze ve babaannem de namazlarını kıldıktan sonra mutfağa çekilmiş, akşama Boşnak mantısı yapmak için tezgahın başına geçmişlerdi. Odamda divana uzanmış, gözlerimi ahşap tavana dikmiş öylece yatıyordum. Derken kapı açıldı, Elif içeri süzüldü. Annem kesin benimle ilgilenmesini, moralimi düzeltmesini söylemişti; yoksa kendisi gelse incileri dökülürdü! "Ne var Elif?" dedim, ters bir sesle. "Abla," dedi neşeyle. "Yusuf abim aşağıda televizyonu ayarladı. Ateriyi bağladı, hadi gel Bomberman oynayacağız!" Ateri... En sevdiğim şeydi! O labirentlerde kutuları patlatmaya, bomba kurup kaçmaya bayılırdım. Bayramın son gününde eve kapanmaktansa oyun oynamak fikri bir an zihnime parlak geldi; hiç değilse kafamı dağıtır, o adını bile anmak istemediğim heriften uzaklaşırdım. "Yenilince ağlamak yok ama!" dedim gözlerimi devirerek. "Yok abla ya, ağlamam. Sen yeniyorsun hep, alıştık zaten," dedi gülerek. Beraber aşağı indik. Dedemle babaannem gürültüden rahatsız oldukları için ateri sistemi küçük odaya kurulmuştu. Masanın üzerinde o eski, arkası kambur, tüplü siyah televizyon duruyordu. Küçük bir ekrandı ama çocukluğumuzda dünyayı o camdan izlerdik. Anteniyle uğraşmak tam bir işkenceydi ama aterinin renkli dünyası her şeye değerdi. Yusuf abim tekli koltuğa kurulmuş, televizyonun karşısına geçmişti bile. Ahşap sehpanın üzerinde mis gibi kokan taze patates kızartması ve ketçap duruyordu. "Abi!" dedim gözlerim açılarak. "Patates mi kızarttın bana?" "Evet kardeşim," dedi kumandayla uğraşırken. "Eee, sen namaza gitmedin mi?" "Yok ya, ben evde kıldım bugün. Sen de kılsan ne güzel olacak da..." "Yine başlama abi, bak giderim!" "Tamam tamam, hadi ye patatesini. Annem 'Kız hiçbir şey yemedi' dedi, sana kızarttı. Poğaça da var, çay da getirdim. Sen yiyene kadar ben Ördek Avı oynayayım." Karnım açlıktan kazınıyordu. Hemen sehpanın yanına çöktüm, küçük tepsiyi kucağıma aldım. Büyük bir iştahla patatesleri ketçapa batırıp ağzıma atmaya başladım. Ama tam o sırada zihnim bana yine oyun oynadı... Aklıma Harun’un dün sabah özenle kesip önüme koyduğu o patatesler geldi. Yemek yerken bile insanın aklına düşer miydi bir adam?! "Offf!" dedim içimden, tepsi bir anda gözümden düştü. Tabağı sehpanın üzerine bırakıp ayağa kalktım. Abim şaşkınlıkla baktı: "Eee Zeynep? Silip süpürmemişsin tabağı?" "Yedim ya abi, yeter, doydum..." O sırada 13 yaşındaki Elif, sanki altmış yaşında bir kocakarıymış gibi bilmiş bilmiş lafa atıldı: "Ablam şimdi gelinlik giyecek ya... Formunu koruyor!" O öyle deyince içimdeki o hırçın kız anında şaha kalktı. Tabağı hışımla geri kaptım. "Hiç de bile! Doyamadım ben, daha yiyeceğim!" Patatesleri hırsla ağzıma tıkıştırmaya başladım. Poğaçadan da devasa bir ısırık alıp ağzımı tepeleme doldurdum. Elif bana endişeyle baktı. "Yavaş ye abla, boğulacaksın valla!" Zaten yu…