19.Bölüm: Zümrüt Gözler, Taşlar ve Göğsteki Fırtı
Yazar: Hanife

Arkamdan yükselen o tok sesle adımlarım bir anda kilitlendi. Yine kaçışım yoktu. Hışımla arkamı dönüp kaşlarımı çatarak Harun’a baktım. "Ne var Zeynep, ne?!" dedim, nefesim daralarak. Harun karşımda bütün ciddiyetiyle duruyordu. Gölgeli adımlarla bana doğru bir adım attı. "Zeynep, nereye gidiyorsun?" "Sana ne Harun?!" dedim öfkeyle. "Hiç mi kurtuluş yok senden ya?" Mavi gözleri alev alev yanıyordu, bakışlarıyla adeta insanı delip geçebilirdi. "Hiçbir yere gidemezsin. Bir şeyler yemen lazım. Daha dün akşam bayıldın sen, dinlenmen gerekiyor. Vücudunda taşıdığın o enfeksiyonun ne kadar riskli olduğundan haberin var mı senin?" "Ya ben sadece biraz dolaşmak istedim!" diye çıkıştım. "Hem sen dün yüzüğü avucuma bırakıp gitmemiş miydin? Sözü atmamış mıydın? Ne diye hemen evlendin benimle bugün?" Harun’un dudaklarında hafif, çapkın bir tebessüm belirdi. "Dün akşam benden özür diledin ya... O yüzden taktım yüzüğü tekrar küçük hanım." Gözlerim şaşkınlıkla aralandı. "Kim, ben mi?! Ben senden özür dileyeceğim, öyle mi? Pehh! Ancak gülerim buna! Hayal görüyorsun sen Harun, ben kimseden özür falan dilemem!" Bana doğru birkaç adım daha yaklaştı. Dini nikah kıyıldı ya, kocam oldu ya artık, rahatça süzülüyordu alanıma! " 'Canın çok yandı mı?' diye sordun ya..." dedi sesi alçalarak. "Ben onu özür olarak kabul ettim minik prenses." O an kalbim ritmini kaçırdı. Göğsümün içinde bir şey deli gibi çarpmaya, damarlarımı zorlamaya başladı. Nefesimi tuttum. Ne oluyordu bana böyle? Hızlanan nefesimi dışarı üfleyerek hırsla savurdum: "Aman! Ne olarak algılarsan algıla! Bana ne ya... İster o yüzüğü tak, ister çıkar at! Umurumda bile değilsin 'İyilik Meleği' Harun!" Hırsımı alamayıp ayağımdaki ayakkabıları fırlatır gibi ayağımdan çıkarıp eve doğru geri adımladım. Off! Eve gitmek istiyordum ben. Burada, bu adama mahkum bir halde bir hafta boyunca ne yapacaktım? Kurtulmak için acilen bir plan yapmam gerekiyordu. Annemin yanına vardım. Harun da arkamdan gelip kahvaltı masasına oturdu. "Anne," dedim sızlanarak. "Üzerimdekiler kirlendi, yıkanacak. Giyecek tek bir düzgün şeyim kalmadı." Annem çay bardağını koyarken, "Kızım merdaneli makineye atacağım kirlileri birazdan, seninkileri de koydum yıkarım. Hadi otur da Harun damadımla karşılıklı kahvaltınızı edin." Yalandan, buz gibi bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. Harun’un tam karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. "Anne..." dedim, gayet neşeli bir ses tonu takınarak. "Biz de yarın Harun’la Bursa’ya gitmeye karar verdik. 'Gözlüğünü ben alırım' dedi bana. Hem Harun Bursa’yı çok merak ediyormuş, ona buraları biraz gezdireceğim." Harun tam çayını yudumlarken lafımı duyunca boğazına kaçtı! Şiddetle öksürmeye başladı. Bana bakıp kaş göz işaretleriyle "Sen ne diyorsun ya?" der gibi kilitlendi. Meryem Teyze masanın diğer ucundan neşeyle araya girdi: "Harun oğlum, çok iyi düşünmüşsünüz vallahi! Hem sizin için de değişiklik olur, ne de olsa artık birbirinize helalsiniz." Hatırlatmasan bilmeyecektim sanki! diye geçirdim içimden. Harun attığım bu pası mecburiyetten topladı, yalanımı bozmadı. "Evet..." dedi çayından bir yudum daha alarak. "Zeynep’le şöyle iki sözlü kol kola gezelim dedik, değil mi canım?" Babam, dedem ve Süleyman Amca erkenden zeytinliklere bakmaya gitmişlerdi. İçimden feryat ettim: "Yuh! Höst ulan! Ne canımı be?!" Dişlerimin arasından sahte bir tebessümle baktım ona. "Evet..." (Benden 'canım' lafını nah duyardı artık!) Annem bu plana bayılmıştı. "Ne güzel kızım, çok sevindim. Babana söylerim, sana biraz harçlık verir, istediğin bir şey olursa alırsın." Annemin bu beklenmedik bonkörlüğü beni şaşırtmıştı. İçimden, "Keşke gerçekten istediğim zamanlarda da verseydiniz o harçlığı..." diye geçirdim. Harun hemen anneme döndü, sesi kendinden emindi: "Olur mu hiç öyle şey Hatice Anne? Benim olan her şey Zeynep’indir zaten." Dişlerimi sıkarak yine gülümsedim. İçimden, "Her şey derken? Sanki arkasında devasa bir serveti vardı da bana adıyordu Aşçı Efendi!" diyordum. İntikam hamlemi geciktirmedim: "Evet, Harun sağ olsun…