18. Bölüm: Çilek Kokusu, İğne ve Kördüğüm
Yazar: Hanife

Harun bana doğru döndü. O büyük, nasırlı eliyle elimi tuttu; diğer elinde tuttuğu Meryem Teyze’nin burma bileziğini parmaklarımdan geçirip koluma taktı. Soğuk altının tenime değdiği an gözleri gözlerimle buluştu. Mavi hareleri derin bir kuyu gibiydi. Nikah biter bitmez ev halkı Neşe içinde bahçeye çıkmıştı; avludan gelen çay kaşığı sesleri ve kahkahalar duvarları aşıyordu. Bizi o ahşap kokulu salonda bilinçli olarak baş başa bırakmışlardı. "Benden mehir olarak sabır istediğin için teşekkür ederim Zeynep..." dedi Harun, sesi yumuşak ama derindi. "Sen iyi misin ya?" dedim dikleşerek. "Sakın benimle ilgili kafanda abuk sabuk fikirlere kapılma!" Elimi aniden tutuşundan çektim. Kolumdaki bileziği tutup bir hamlede çıkardım, Harun’un avucunun içine sertçe bıraktım. "Evet, sabır istedim! Çünkü senden maddi hiçbir şey istemiyorum! Hadi şimdi, nasıl kolayca evlendiysen öylece boşa beni Harun. Kimse bilmeyecek. Benim seninle ilgili tek bir gelecek düşüncem yok. Bana sabretmene de ihtiyacım yok!" Harun şaşkınlık ve kırgınlıkla karışık bir ifadeyle yüzüme baktı. "Zeynep... Çocuk oyuncağı mı sanıyorsun sen bu işi? Kendi rızan olduğunu söyledin az önce!" Ben tam ona ağzımın payını verip aklındaki o evlilik hülyasını yıkacakken kapı pat diye açıldı. Annem içeri girdi. "Hadi Zeynep, iğneni vurul artık. Saatini geçirmeden halledin." Anneme boyun eğdiğimden değil, kafamdaki asıl kaçış hamlesini planlamak için Harun’a doğru elimi uzattım. "Harun da tam bana bileziği takıyordu... Tamam anne," dedim gayet kibar bir ses tonuyla. Annem Harun’a bakıp kaşlarını kaldırdı: "Taksana oğlum, ne duruyorsun?" Harun oynadığım bu küçük tiyatroyu an an kavramıştı ama bozuntuya vermemek için bileziği zarafetle tekrar bileğime geçirdi. Hava bunaltıcı derecede sıcaktı. Üzerimdeki kalın hırkayı söküp attım. Terlemiştim, göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kolumu Harun’a doğru uzattım: "Vur hadi Harun..." Harun ayağa kalktı ama cevap veremeden annem atıldı: "Kolundan değil kızım, kalçadan vurulacak o ilaç!" Elim refleksle arkama gitti. "Oha! Oha... Hayatta olmaz! Ne diyorsun anne sen?!" Harun’un yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. Öksürerek araya girdi: "Hayır Hatice Anne, kalçadan değil. Ben doktora sordum, üst bacaktan uygulanabiliyor." Annem elini beline koydu: "Ne fark eder oğlum? Artık siz Allah katında karı kocasınız. Kızım sana anasının sütü gibi helaldir." İçimden, "Oldu olacak işi de pişirelim burada tam olsun!" diye sövdüm. "Anne," dedim kapıyı göstererek. "Sen git madem. Madem biz dini nikahlıyız, ikimiz hallederiz. Bizi yalnız bırak. Harun, sen de benimle yukarıdaki odaya gel." Annem artık laf söyleyecek bir alan bulamadığı için sessizce dışarı çıktı. Ben önde hışımla merdivenleri tırmandım, Harun ise arkamdan ağır adımlarla geldi. Odaya girer girmez kapıyı kapattım. Üzerimdeki uzun eteği çıkarıp kenara attım. Başımdaki yazma geriye doğru kaymış, saçlarım dağılmıştı. Zihnim hâlâ kabullenemiyordu: Harun benim kocam mıydı şimdi yani? Dönüp ona baktım. "Ne yapmam gerekiyor Harun?" Harun gözlerini duvara sabitleyerek konuştu: "Bir bacağının eşofmanını yukarı doğru sıyır. Dizden yukarıda olsun. Yatağa uzan, ben iğneyle ilacı alıp geliyorum." "Tamam hemşire bey..." dedim alayla. Harun kapının kulpunu tuttu. "Hadi Zeynep, bir an önce bitsin şu iş." Off ya! Daha dün yeniden karşıma çıkan adama bacağımı açacaktım, yetmezmiş gibi bir de herifle evlenmiştim. Şaka gibi bir kabusun içindeydim! Sol bacağımı dizimin üstüne kadar sıyırıp divana uzandım. Kalbim güm güm atıyordu, iğneden ölümüne korkuyordum. Harun kapıya iki kere vurdu. "Gelll!" dedim. Bir an duraksadı, ardından elinde küçük bir poşetle yavaşça içeri girdi. O da en az benim kadar çekiniyordu, adımlarından belliydi. Elindeki poşeti ahşap sehpanın üzerine bıraktı. Önce bana, sonra bacağıma baktı. "Yalnız küçük hanım... Biraz daha yukarı çekmen lazım." "Ne diyorsun sen be?" diye çıkıştım. "Bu kadarı neyine yetmiyor?" "Bu ilaç oradan vurulmaz Zeynep. Eşofmanını daha da yukarı sıyırman lazım, kasın derinine girmel…