16. Bölüm: Cevizli Lokum ve Kahvaltıda Patlayan Fı
Yazar: Hanife

Sıtkı Abinin emektar arabasıyla çalkalana çalkalana köye geri dönmüştük. Tam "Harun’dan kurtuldum" diye içten içe sevinirken, kendimi yine onunla aynı avluda, aynı havayı solurken bulmuştum. Ateşimin biraz düşmesi ve hastane ortamından uzaklaşmam sayesinde zor bela sakinleşmiştim. Bahçeden içeri girdiğimizde Meryem Teyze ile Süleyman Amca bizi endişeli gözlerle karşıladılar. Meryem Teyze hemen koşup bana sarıldı: "Kızım, çok korkuttun bizi... Çok şükür iyisin. Söz, oğlum bir daha üzmeyecek seni." İçimden, "Ne diyor bu kadın ya? Harun mu beni üzecekmiş?" diye geçirdim. Harun da annesinin bu lafı üzerine rahatsız olarak koluna hafifçe dokundu. "Anne ne diyorsun Allah aşkına?" diye sitem etti. Tam o sırada Meryem Teyze’nin gözleri Harun’un koluna takıldı. Gözleri adeta yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Oğlum! Koluna ne oldu senin?" Harun gözlerini benden kaçırarak, "Yok bir şey anne," dedi kestirip atarak. "Kedi tırmaladı." Onun bu halini görünce içimde istemsizce derin bir pişmanlık cız etti. Adam benim yüzümden sırtına dedemin ağır ahşap bastonunu yemişti, yetmemiş gibi bir de hastane krizimde gidip kolunu parçalamıştım. Ve o, anasına sadece "Kedi tırmaladı" diyerek beni koruyordu. Annem koluma girip beni yukarıdaki odaya çıkardı. "Anne ben banyo yapacağım," dedim sızlanarak. "İğrenç kokuyorum, üstüme tezek sinmiş." "Tamam kızım, ben yıkarım seni şimdi. Ama ayağına su değmesin, yaralı yer kapanana kadar dikkat edeceğiz." "Tamam anne, off..." Annem üzerimdeki hırkayı çıkarırken aniden durdu, yüzünü bana dönüp parmağını salladı: "Bana bak Zeynep! O Harun’dan adam gibi özür dileyeceksin! Neler yaptı bizim için görmüyor musun? Daha ilk günden söz mü atılırmış?" "Ne özür dileyeceğim ondan be!" dedim hırsla. "Canıma minnet, defolsun gitsin!" Annem gözlerini dikti, sesi buz gibi bir hal aldı: "Bana bak Zeynep... Seni o hastaneye geri götürür, 'bu kız deli' diye oraya bırakırım! Bak bana cinnet geçirttirme! Harun’dan iyisini mi bulacaksın bu devirde?" Bir an nefesim kesildi. "Anne... Yapamazsın..." "Öyle bir yaparım ki!" dedi tehditkar bir sesle. "Harun’u elinde tutacaksın! Eğer bu söz bozulur da bu iş olmazsa, seni o hastaneye kendi ellerimle yatırırım!" Annem beni tam kalbimden, en büyük korkumdan vurup köşeye sıkıştırmıştı. Gerçekten yapar mıydı bunu? Beni o beyaz, dar koridorlara, klostrofobik odalara kilitler miydi? "Sen ne biçim annesin ya?" dedim gözlerim dolarak. "Şu halimde bile beni en korktuğum şeyle tehdit ediyorsun!" "Varsın beni kötü bil," dedi annem arkasını dönerek. "Gün gelecek bana dua edeceksin." İçimden "Offf!" diye avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Yine bir şeylere, bir adama zorlanıyordum. Annemin beni en hassas yerimden vuracağı hiç aklıma gelmezdi. Aşağıda Meryem Teyze ile babaannem salona yer sofrası kurarken, annem yaralı ayağıma poşet bağlayıp beni ılık suyla yıkadı. Ardından odaya yer yatağı serip beni yatırdı. Abimle kardeşimin umurunda bile değildim; gelip bir kez olsun yüzüme bakmamışlar, aşağıda kurulan sofraya çoktan kurulmuşlardı. "Kızım sen burada uzan," dedi annem üzerimi örterken. "Ben sana çorba getireyim, sonra ilacını içip uyursun." "Tamam anne..." Harun ise kendisine gösterilen yan odada üzerini değiştirmiş; yeşil bir tişört ile düz siyah bir eşofman giymişti. Kirlilerini Meryem Teyze almıştı. Sofraya geçip yemeğe oturdular. Dedem kasabadan İnegöl köftesi almıştı, onu pişirip afiyetle yiyorlardı. Bense yukarıdaki bu karanlık odada, kaderine terk edilmiş bir hasta gibi tek başınaydım. Annem aşağı iner inmez, yorganın altından Harun’un gündüz getirdiği o lokum paketini çıkardım. Gizlice yatağın içine saklamıştım. Annem görse "Hastasın" diyerek kesin izin vermezdi. Ama ben Zeynep’tim; bir kase çorbayla doyar mıydım hiç? Babaannem Muradiye çorbası yapmıştı. Annem tepsiyi başucuma bırakırken, "Kızım bunu iç de uyu. Ben aşağıdayım, bir şey olursa o cırtlak sesinle bağır, duyarım zaten," deyip gitti. Hiç laf sokmadan gitse şaşardım zaten! Çorbaya şöyle bir baktım. "Ya ben kabak sevmiyorum ki! B…