15. Bölüm: Çelik Avuçlar ve Kırmızı Kamyon
Yazar: Hanife

Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki en yakın hastanenin acil servisine getirmişlerdi beni. Ateşin yakıcı dalgası bilincimi tamamen örttüğü için kendimde değildim. Gölyazı’dan başlayan o tehlikeli yükseliş, vücudumu bir kütle gibi yere sermiş, ailemi paniğe sürüklemişti. Beni içeri alır almaz hızlıca müdahale odasına kaldırmışlardı. Kolu delip geçen iğnelerin ardından kan alıp laboratuvara gönderdiler; ateşimi kontrol altına alabilmek için de hemen bir serum bağladılar. Fakat garip bir detay vardı: Harun’un parmağından çekip aldığı o gümüş alyans, hâlâ sağ avucumun içindeydi. Kaslarım baygınlığın etkisiyle öyle bir kilitlenmişti ki, parmaklarım bir çelik kıskaçlığıyla yüzüğü hapsediyordu. Hemşire, sedyenin başında şaşkınlıkla doktorun yüzüne baktı: "Doktor Bey, hastanın avucu hiçbir şekilde açılmıyor." Doktor eğilip kilitlenmiş parmaklarıma dokundu, ardından başını salladı: "Yüksek ateşten ve stresten parmak kasları kasılmıştır. Zorlamayın, serumun etkisiyle vücudu gevşeyince kendi kendine açılır." O sırada acilin o yoğun, hastane kokulu koridorunda Harun, annem ve babam çaresizlik içinde bekliyorlardı. Harun, zihnindeki o fırtınalı karmaşanın ortasında tek sığınağı olan Allah’a sığınmış, içinden sessizce dua ediyordu. Zaman su gibi akmış, saat akşamın altısını bulmuştu. Doktor en sonunda göl suyunda yaralanan ayağımı muhtelif solüsyonlarla temizleyip muayene etti; pansumanı yeniledi. Tam o esnada tahlil sonuçları da eline ulaşmıştı. Acildeki sedyemin başında bekleyen annem, babam ve Harun, doktorun ağzından çıkacak iki kelimeye kilitlenmişlerdi. "Yüksek ateşin sebebi belli oldu," dedi doktor, reçete kağıdına bir şeyler karalayarak. "Kanda yoğun bir enfeksiyon var. Zaten bağışıklık sistemi de bir hayli zayıf düşmüş. Şu an ateşi düştü, hayati tehlikeyi atlattık. Ancak vücuttaki enfeksiyon kırma aşamasında ağızdan alınan haplar yetersiz kalabilir. İğne tedavisi şart." Doktor başını kaldırıp aileme baktı: "Bir hafta boyunca her gün bu iğneyi vurulacak. Size en yakın sağlık kuruluşunda yaptırabilirsiniz." Annem panikle söze girdi, ellerini ovuşturuyordu: "Doktor Bey... İğne olmasa, hap verseniz? Ben Zeynep’i bilirim, dünya yıkılsa o iğneyi vurdurmaz kendine!" Doktorun çehresi ciddileşti: "Hanımefendi, kandaki bu enfeksiyon hafife alınacak bir şey değil. Müdahale edilmezse ölümcül sonuçlar doğurabilir. Hastayı riske atamam." Annem zihninde bir çıkış yolu aradı. Bakışları koridorda mahcup bir şekilde bekleyen Harun’a kaydı. "Doktor Bey... Bizim damat sağlık meslek lisesi mezunu. O vursa olur mu acaba?" Harun bir an neye uğradığını şaşırarak anneme baktı. Doktor da başını Harun’a çevirdi: "Olur tabii, sağlık eğitimi almış birinin vurmasında hiçbir sakınca yok. Reçeteyi yazarım, eczaneden alırsınız. İlaç kalçadan uygulanacak. Yapabilirsiniz değil mi genç adam?" Harun bir an ne diyeceğini bilemedi, boğazı düğümlendi. Annem hemen elini Harun’un omzuna koyup gözlerinin içine baktı: "Yaparsın değil mi oğlum? Yardım et bize..." Harun, annemin o çaresiz ricasını kıramadı. "Yaparım Doktor Bey," dedi alçak bir sesle. Doktor odadan ayrılır ayrılmaz babam annemi kolundan tutup kenara çekti, alçak ama öfkeli bir sesle fısıldadı: "Sen ne yapıyorsun Hatice? Böyle şey olur mu hiç? Mahrem iştir bu!" "Mustafa sen bilmez misin kızını?" dedi annem hırsla. "Zeynep ortalığı yıkar, yine de o iğneyi vurdurmaz! Ölsün mü kızımız? Hem ben de yanında duracağım! Tıpta utanma mı olurmuş, sağlık bu!" "Olmaz öyle şey!" dedi babam net bir şekilde. "Kalçadan diyor bir de, tövbe tövbe! Namağrem iş bu, yakışır mı bize?" "Bir uyansın da gör bak! Hastane korkusunu bilmiyor musun sanki? Başka ne yapacağız Mustafa?" "Harun’a yaptırabilir miyiz sanki? Zeynep uyandığında dünyayı başımıza yıkar, o iğneyi yine yaptırmaz!" "Bir şekilde ikna edeceğiz, evde kendi aramızda halledeceğiz işte..." "Olmaz, ben kabul edemem!" dedi babam kestirip atarak. "Ben babayım. Kızım elin adamına orasını mı açacak, tövbe yarabbim..." Tartışma büyürken Harun sessizce ayrılıp doktorun odasına gitti. "Do…