14. Bölüm: Çınar Ağacının Sırrı ve Mavi Kırgınlık
Yazar: Hanife

Bölüm görselleri

Harika bir bayram geçiyordu gerçekten! Sözlümle tezek kokulu bir bahçede kavga ediyor, üzerine bir de köyün delisiyle pazarlık yapıyordum. Muhtemelen biz bu dünyada bir ilktik; bayramın birinci günü alelacele söz takıp, ertesi gün köyün ortasında birbirimize giren ilk çifttik. Harun, yanımızda bıyık altından gülen Deli Burhan’a doğru adımını attı. Bakışlarını sertleştirdi ama ses tonundaki o beyefendi, kimseyi kırmayan ayarı koruyarak, "Hadi kardeşim, sen git yoluna..." dedi. Deli Burhan, Harun’un o dik ve tavizsiz duruşundan çekinmiş olacak ki söylene söylene geri çekilip uzaklaştı. Yerdeki hortum tazyikle akmaya, çimlerin arasındaki toprağı çamura çevirmeye devam ediyordu. Harun eğilip hortumu eline aldı. "Su israf oluyor, çeşmeyi kapatıyorum." "Kapat kapat," dedim alayla arkamı dönerek. "Çevreye de pek duyarlısın maşallah!" Ben aksayan adımlarımla, topallaya topallaya eve doğru yürümeye başladığımda çeşmeye yöneldi. Arkamdan seslendi: "Hiç bekleme zaten zahmet edip!" Tabi ki duymamazlıktan geldim. Şu an tek derdim banyoya gidip derimi yüzercesine keselemek ve üstüme sinen şu berbat tezek kokusundan bir an önce kurtulmaktı. Yaralı ayağımı sürüyerek hızlanmaya çalıştım ama Harun arkamdan yetişip yine benimle konuşmaya çabalıyordu. "Zeynep, şaka bir yana... Buralar gerçekten çok güzelmiş," dedi etrafa bakarak. "Ağaç, börtü böcek işte!" dedim ters bir sesle. "Neresi güzelmiş? Burnumu kaşındırmaktan, alerjimi azdırmaktan başka bir işe yaradığı yok!" Yine o sinir bozucu hafif gülüşü belirdi yüzünde. "Küçük hanım, acaba siz bu hayatta neyi seviyorsunuz? Çok merak ediyorum gerçekten." Aniden durdum. Yaralı ayağımın acısını yok sayarak ona doğru döndüm, ellerimi belime koydum: "Hiçbir şeyi sevmiyorum! Boşuna uğraşma Harun, benimle ilgili hiçbir şey öğrenemezsin, izin vermem!" "Sadece sohbet etmeye çalışıyordum..." dedi, sesindeki neşeli ton biraz düşmüştü. "Ama sende ciddi bir iletişim sorunu var." Bu sefer alayla gülen taraf ben oldum. "Evet, doğru! Çünkü karşımdaki kişi öküz olunca ne yazık ki iletişim kuramıyorum!" Harun kaşlarını çattı. Mavi gözlerinde şimşekler çaktı sanki. "Tam bir Kızıl Şeytan’sın, biliyorsun değil mi?" "Bak işte, sonunda doğru bir şey söyledin 'İyilik Meleği' Harun!" Eve yaklaştıkça bahçeden yükselen sert sesleri duymaya başladım. Adımlarımı yavaşlattım. "Kulağım mı çınlıyor benim?" diye fısıldadım. Harun da duraksadı, kaşları çatılmıştı. "Hayır Zeynep, ben de duyuyorum." Dedemin gür sesi avluyu inletiyordu: **"ZEYNEPPP!..."** Yüreğim ağzıma geldi. "Eyvah..." dedim dehşetle. "Dedem kesin öğrendi!" Harun şaşkınlıkla sordu: "Neyi öğrendi?" "Niko’yla beni tabii ki!" Harun’un adımları durdu, bakışları aniden keskinleşti. "Zeynep... Niko’yla sen derken?" "Off Harun ya! Bugün göldeki halimizi diyorum! Dedem beni kesin dövecek, yandım ben!" Ayağımın sızısını falan unutup bahçeye doğru koşmaya başladım. Dedem elinde ahşap bastonuyla, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş bir halde avluda dönüp duruyordu. Harun da hemen arkamdan bahçeye girdi. "Buradayım dede," dedim sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Ne oldu?" "Bir de soruyor musun utanmadan!" diye bağırdı dedem. Bastonunu yere vurarak üzerime yürüdü. "Köy ayağa kalktı! Geldiğin ilk dakikada vukuat işlemişsin yine! Sana o çocuktan uzak dur demedim mi ben? Nasıl elin adamıyla göle atlarsın sen?" Tabii ki susup sinmeyecektim. "Dede, Niko benim arkadaşım! Hem ben göle keyfimden atlamadım, olaylar bildiğin gibi değil!" "Bana masal anlatma Zeynep!" dedi dedem, öfkeden köpürüyordu. "O Rum’un annesi geldi, kapıda saydırdı gitti! Oğlan az daha ölüyormuş! Sen bizim başımıza dert mi olacaksın? Senin artık başın bağlı! Elalemin ağzına sakız mı edeceksin bizi?" Anlamıştım; Niko’nun annesi oğlunun sudan çıktığını görünce ortalığı birbirine katmış, faturayı da bana kesmişti. Niko da hemen anasına ötmüştü demek. "Ne yapmışım ben dede?" diye bağırdım ben de kendimi tutamayarak. "Evlenmek isteyen ben miyim sanki? Bana ne elalemden, ne düşünürlerse düşünsünler!" Dedem kontrolden…