11. Bölüm: Ağaçtaki Yazı ve Çilek Kokulu Sis
Yazar: Hanife

Gözlerimin önünde bir anda beliren o eski anıya, dokuz yıl öncesine çekildim. Henüz 15 yaşındaydım, 8. sınıfın son demleriydi. Boş zamanlarımı anlamsızca harcamayı hiç sevmezdim; sınıfta kalıp havuz problemlerini çözmeye odaklanmış durumdaydım. Tam denklemin kilit noktasını yakalayıp cevabı bulmak üzereydim ki, sınıf kapısının buzlu camından içeri sızan o küçük gölgeyi fark ettim. Çaktırmadan elime çenemi dayadım, göz ucuyla kapıya baktım. Bir de ne göreyim? Mustafa Amca’nın küçük kızı Zeynep... Öylece durmuş, kapının eşiğinden beni izliyordu. Bu haline istemsizce gülümsedim. Teneffüslerde peşimde dolaşan kızlar her zaman olurdu ama benim aklım da kalbim de bambaşka yerlerdeydi; haramdan uzak durmayı, Allah’a yakın bir hayat sürmeyi her şeyden çok severdim. Ama bu kız başkaydı. Zeynep, beni izlediğini gizlemeye çalışırken dengesini kaybedip bir anda kapıdan içeri, pat diye yere kapaklanmıştı. O an panikle ayağa fırlayıp yanına koştum. Utançtan yanakları alev alev yanıyordu, ne diyeceğini bilemeyip saçma sapan şeyler uydurdu. Benim için sadece sevimli, küçük bir kız çocuğuydu. Bana bakıp hırsla *"Boncuk göz!"* diye bağırdığında içimde çok garip, daha önce tatmadığım bir duygu kıpırdamıştı. Arkasından neşeyle güldüm. Çok komik, bir o kadar da aksi bir kızdı. O günden sonra gözüm hep onu arar oldu. Teneffüs zili çalar çalmaz penceremden okul bahçesine bakıyordum; o benim kendisini izlediğimi hiçbir zaman bilmedi. Bahçede diğer kızlar neşeyle "üçgen" oynarken, o kenarda tek başına oturur, onları sessizce seyrederdi. Yüzündeki çillerinden değil, o çocuksu, tatlı hallerinden ötürü içimden ona *"Çilek"* diyordum. İçimdeki garip merak her geçen gün büyüyordu. İki gün boyunca her teneffüste gözlerim hep onu aradı. Fark ettim ki, o daha çok okulun arkasındaki o sakin, tenha bahçeye gidiyordu. Normalde teneffüslerde bile ders çalışmaktan başını kaldırmayan ben, kendimi her boş vakitte onun ne yaptığını merak ederken buluyordum. Bir gün, okulun arka bahçesini tam açıdan gören karşı boş sınıfa geçip pencereden dışarı baktım. Arka bahçedeki ulu çam ağacının dibine çökmüştü. Elindeki gazoz kapağının sivri metaliyle hırsla ağacın gövdesine bir şeyler kazıyordu. *"Çocuk işte, kendi kendine oyun oynuyor,"* deyip geçtim. Ama içimdeki merak bir türlü dinmek bilmedi. O gün okul çıkışı herkes dağıldığında, kendime engel olamayarak merakıma yenik düştüm. Ayaklarımı çam iğneleriyle kaplı toprağa basarak arka bahçeye adımladım. Zeynep’in az önce başında dikildiği o ulu ağacın yanına geldim. Önce gövdede hiçbir şey göremedim. Sonra ağaç kabuğunun dış katmanındaki o hafif yapay açıklığı fark ettim. Zeynep, kabuğun bir parçasını kaldırıp altına bir şeyler yazmış, sonra üzerini kapatmıştı. Yavaşça o kabuğu araladım. Alt katmana kazınmış yazıyı görünce olduğum yerde kalakaldım. İstemsizce kocaman gülümsedim. Kimse görmesin, bilmesin diye bir sır gibi ağacın etine saklamıştı o kelimeyi... Kabuğu tekrar özenle kapatıp üzerini örttüm. Kendi kendime tebessüm ederek okuldan ayrıldım. Sonraki günlerde yine pencereden dışarı baktım ama Zeynep artık arka bahçeye gitmiyordu. Ön bahçeye de çıkmıyordu. Fakat ben her teneffüs gözlerimle onu aramaya çoktan alışmıştım. Aradan bir ay geçti. Sınıf ve sıra arkadaşım Macit’le yan yana oturuyorduk. Macit, Melda’nın abisiydi. Bir ara yüzünde mahcup bir ifadeyle bana döndü: "Harun kardeşim, sana bir şey diyeceğim..." "Ne oldu Macit? Çekinme, dinliyorum kardeşim." "Bizim Melda resim yarışmasına katılmıştı ya... Birinci olmuş, biz de evde yeni öğrendik." "Eee, ne güzel işte Macit." Macit sıkıntıyla ensesini kaşıdı: "Birinci olmuş olmasına da... Kız dün evde itiraf etti; portredeki çocuk sensin Harun." Şaşkınlıkla güldüm. "Nasıl benim resmim? Melda mı çizmiş beni?" "Yok be kardeşim! Melda çöp adamı bile zor çizer. Sınıftan birine seni tarif edip çizdirmiş ama kim olduğunu bir türlü söylemiyor." Yüzüm anında ciddileşti. Benim haberim ve iznim olmadan resmimin bir yarışmaya sokulması hiç hoşuma gitmemişti. *"Kim çizebilir ki benim…