9. Bölüm: Gölyazı’nın Serin Sularında Uyanan Geçmi
Yazar: Hanife

Bölüm görselleri

Ben kendi içimdeki hedefe doğru hışımla adımlarken, bizim evin bahçesinde hummalı bir kahvaltı telaşı hakimdi. Masanın üzeri Bursa’nın o eşsiz yöresel lezzetleriyle donatılmıştı: Buram buram kokan fırınlanmış zeytinler, halis köy peynirleri, sıcacık bazlamalar ve nar gibi kızarmış börekler... Bahçedeki taş masanın başında oturan babam, mutfaktan çıkan anneme merakla sordu: "Hatice, Zeynep nerede? O da yardım etseydi size." Annem elindeki tepsiyi masaya bırakırken, "Odaya gitmişti, bir bakayım," diyerek eve yöneldi. O sırada dedem Rahmi Efendi elindeki çay bardağını tabağına oturtup aksi bir sesle söylendi: "Kızdım ya ona, gelmez şimdi. Katır inadı vardır onda, bildiğini okur." Harun ise masanın köşesinde huzursuzca kıpırdandı. Zihni benimle meşguldü; acaba dedemin söylediklerine, kırılan gururuma üzülmüş müydüm? Annem evin içinde adımlarını hızlandırarak odaları tek tek gezdi, üst kata kadar çıktı. "Zeynep? Kızım, helada mısın? Ses ver bakayım..." Tuvaletin kapısını tıklatıp boş olduğunu görünce gerçeğin soğukluğu yüzüne çarptı. Annem dertli dertli dizlerine vurdu: "Ah Zeynep... Kaçtın yine, değil mi? Bari iki lokma bir şey yeseydin... Kaçıracak bu kız oğlanı, valla kaçıracak!" Bahçeye döndüğünde babam sabırsızca gözlerinin içine baktı: "Ne oldu Hatice, gelmiyor mu?" Annem mahcup bir edayla başını öne eğdi: "Zeynep dışarı çıkmış Mustafa... Aç değil herhalde." Babam kaşlarını çattı. Dedem ise iyice küplere binmişti; bu itaatsizliğin hesabını soracağı kesindi. "Burada damat oğlum dururken nereye gider bu kız Hatice?" Annem ortamı yumuşatmaya çalışarak, "Baba, burada her zaman gittiği göl kenarı var ya, oralardadır büyük ihtimalle," dedi. O an Harun daha fazla dayanamayarak ayağa kalktı. Sesindeki kararlılıkla, "Size afiyet olsun, ben Zeynep’i bulup getiririm," dedi. Süleyman Amca oğlunun bu vakur duruşuna gururla baktı. "Çok iyi olur oğlum, git getir gelinimi." Babam ise endişeliydi: "Harun evladım, Yusuf da gelsin seninle. Buraları tam olarak bilmiyorsun, kaybolma." Harun nezaketle gülümsedi: "Gelirken arabayla göl kenarını gördüm efendim, yolu biliyorum. Kendim gidebilirim, Yusuf kalsın." Babam onaylayarak başını salladı. Harun ayağına ayakkabılarını geçirip hızlı adımlarla patikaya koyuldu. Harun göle doğru uzanan tozlu yolu takip ederken, ben çoktan Uluabat Gölü’nün o huzurlu kıyısına varmıştım. Yıllardır sığınağım olan asırlık dev çınar ağacına doğru adımlarken, kıyıda oltasını suya sallamış duran çocukluk arkadaşım Niko’yu gördüm. Niko bir Rum’du. Ailesi seneler önce buraya yerleşmiş, göl kenarındaki o tarihi Rum evlerinden birinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Mahalledeki herkes bir yana, çocukluğumdan beri içimi dökebildiğim tek gerçek arkadaşımdı. Arkasından sessizce yaklaşıp, "Niko! Sen yine balık avına mı çıktın?" diye seslendim. Sarsıcı bir refleksle arkasını döndü, beni görünce yüzünde kocaman bir tebessüm açtı: "Zeyno! Hoş geldin. Bayramda yine gelmişsin buralara." "Sorma Niko’m..." dedim iç çekerek. "Neler oldu neler... Anlatmak bile nefes israfı." "Yine çok çetrefilli aile meseleleri galiba?" "Boş ver şimdi beni... Tutabildin mi bir şeyler?" "Bir tane sazan tuttum, devam ediyorum işte." Derin bir nefes alıp yanındaki düz kayanın üzerine çöktüm. Karnımın gurultusu dışarıdan duyulacak gibiydi. "Niko ya... Evden bir şey yemeden kaçtım, kurt gibi açım." Niko oltayı sabitleyip bana döndü, gözlerindeki merakla sordu: "Anlat bakalım Zeyno, ne geldi başına?" Cevap vermek yerine sağ elimi kaldırıp parmağımdaki o yabancı alyansı gözünün önüne diktim: "Bak, bu geldi başıma Niko!" Niko’nun gözleri şaşkınlıkla açıldı: "Bu ne Zeyno? Evlendin mi sen?" Eğilip parmağımdaki yüzüğü tuttu, incelemeye başladı. "He, evlendim Niko! Delirdin mi sen, Allah korusun! Sadece söz kestiler dün gece zorla." Niko durumun vahametine rağmen takılmadan edemedi, hafifçe güldü: "Tüh Zeyno... Seni ben isteyecektim, kaçırmışım desene!" Işıl ışıl parlayan yüzüğe bakarken omzuna hafifçe vurdum: "Niko dalga geçme, hiç komik değil! Şunu da ver artık..." Y…