II
Yazar: Ebrar Yavuz

Sabah alarmım üçüncü kez çaldığında gözlerimi açmak yerine yorganı başıma kadar çekip birkaç saniye daha uyumaya çalıştım. Aslında birkaç saniye dediğim şey, insanın yatağından kalkmasını geciktirmek için kendine söylediği o küçük yalandan başka bir şey değildi. Beş dakika daha uyursam geç kalacağımı bildiğim hâlde gözlerimi tekrar kapattım. Sonunda telefonumun ekranına baktığımda yataktan fırlamak zorunda kaldım. “Harika Nare, yine son dakika,” diye söylendim kendi kendime. Saçlarımı toparlamaya çalışırken aynadaki hâlime baktım. Uzun kahverengi kıvırcık saçlarım her zamanki gibi kendi kararını vermişti bile. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bazı sabahlar saçlarımın benden daha güçlü olduğunu kabul etmek zorunda kalıyordum. Üzerimi alelacele giyinip çantamı kaptığım gibi evden çıktım. Sokağa adım attığım anda yüzüme serin bir hava çarptı. Gökyüzü griydi. Yağmur yağacakmış gibi ağır ve kapalı bir hava vardı ama henüz tek bir damla bile düşmüyordu. İnsanlar işe yetişme telaşıyla sokakları doldurmuştu. Herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı, kimsenin kimseye doğru düzgün bakmadığı sıradan bir sabah gibiydi. Ben de kalabalığın arasına karışıp yürümeye başladım. O sırada nedenini bilmediğim bir şekilde içime garip bir huzursuzluk çöktü. Sanki biri beni izliyordu. Önce bunun tamamen kafamda olduğunu düşündüm. Belki uykusuzluktandı. Belki de son zamanlarda fazlasıyla düşünceli olduğum için çevremdeki her şeyi olduğundan farklı algılıyordum. Yine de birkaç adım sonra dayanamayarak arkamı döndüm. Kimse yoktu. Kalabalık vardı ama beni izleyen birini göremedim. Omuzlarımı silkip yürümeye devam ettim. “Kendine gel Nare,” diye mırıldandım. “Sabah sabah korku filmi çekmeye gerek yok.” Kendi kendime konuşmak son zamanlarda alışkanlık hâline gelmişti. Bazen en yakın arkadaşım bile kendimmişim gibi hissediyordum. Belki biraz yalnızdım, evet. Ama yalnız olmak her zaman kötü bir şey değildi. İnsan bazen kendi sesini duyabilmek için kalabalıktan uzaklaşmak isterdi. İşe vardığımda günün geri kalanının da sıradan geçeceğini düşünüyordum. Masama oturup bilgisayarımı açtım, kahvemi hazırladım ve önümdeki işlere bakmaya başladım. Birkaç saat boyunca gerçekten hiçbir tuhaflık olmadı. Hatta sabah yaşadığım o garip hissi bile unutmuştum. Öğle saatlerine doğru arkadaşım aradı ve akşam buluşmak için plan yapmaya başladık. Telefonu kapattığımda yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı. Belki de gerçekten hiçbir şey yoktu. Sonuçta hayatımda gizemli yabancılarla karşılaşacak kadar heyecanlı bir şey olmuyordu. Benim hayatımda en büyük olay, kahvemi masaya koyarken yanlışlıkla dosyaların üzerine dökmekti. Akşam işten çıktığımda hava iyice kararmıştı. Gün boyunca kapalı duran gökyüzü sonunda yağmurunu bırakmaya hazırlanıyor gibiydi. Çantamı omzuma geçirip hızlı adımlarla yürümeye başladım. Sokak lambalarının ışığı kaldırıma vuruyor, insanların gölgeleri uzayıp kısalıyordu. Birkaç dakika sonra yine o hissi hissettim. Bu kez daha güçlüydü. Birinin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Adımlarımı yavaşlatıp etrafa baktım. Karşı kaldırımda birkaç kişi vardı. Bir kadın telefonuyla konuşuyor, yaşlı bir adam dükkânın önünde bekliyor, iki genç kendi aralarında konuşuyordu. Ama biraz ileride, diğerlerinden tamamen ayrı duran bir adam vardı. Siyah giyinmişti. Uzun boyluydu ve bulunduğu yerin karanlığına neredeyse tamamen karışıyordu. Yüzünü tam olarak seçemiyordum ama bakışlarının bana çevrildiğini anlamam için yüzünü görmeme gerek yoktu. Olduğum yerde birkaç saniye durdum. O da hareket etmedi. Aramızda onlarca insan gelip geçmesine rağmen sanki sokakta yalnızca ikimiz varmışız gibi bir his oluştu. İçimde açıklayamadığım bir ürperti dolaştı. Adamın yüzünde garip bir ifade vardı. Ne kızgın görünüyordu ne de gülümsüyordu. Sadece bana bakıyordu. Sanki beni tanıyordu. Bu düşünce aklımdan geçtiği anda kendi kendime güldüm. “Nare, adam hayatında seni ilk defa görüyor olabilir,” diye düşündüm. Ama içimdeki başka bir ses bunun doğru olmadığını söylüyordu. Bir süre sonra gözlerimi ondan a…