I
Yazar: Ebrar Yavuz

Ben, Nare Benim adım Nare Sakman. Hayatım boyunca ismimin anlamını hiç düşünmedim. Çocukken annem, “Nare ateş demek,” derdi. Ben de ateşin ne kadar güzel bir şey olduğunu düşünürdüm. Sıcak, parlak ve uzaktan bakınca büyüleyici. Büyüdükçe bazı şeylerin uzaktan güzel göründüğünü öğrendim. İnsanlar gibi. Hayatlar gibi. Ve bazı geceler gibi. Yirmi iki yaşındayım. Sabahları alarmımı en az üç kere ertelerim. Kahvemi şekersiz içerim. İnsanlara kolay kolay güvenmem. Bir şeyi kafama taktıysam, kimse beni o düşünceden çıkaramaz. Ayrıca fazla meraklı olduğumu söyleyen çok insan oldu. Bence merak kötü bir özellik değil. Sadece bazen insanı hiç gitmemesi gereken yerlere götürüyor. Benim hayatım uzun zamandır oldukça sıradandı. Sabah işe giderdim. Akşam eve dönerdim. Arada arkadaşlarımla buluşur, bazen tek başıma yürüyüş yapardım. Hafta sonları ise mümkün olduğunca uzun uyurdum. Büyük hayallerim yoktu. En azından olduğunu sanıyordum. Çocukken dünyayı değiştireceğimi düşünürdüm. Sonra büyüdüm ve dünyanın beni değiştirmesine izin vermemeye çalışmanın bile yeterince zor olduğunu fark ettim. Uzun kahverengi kıvırcık saçlarım vardır. Çocukluğumdan beri saçlarımla uğraşırım. Bazen saatlerce şekillendirmeye çalışırım, sonra aynaya bakıp yine doğal haline bırakırım. Kahverengi gözlerim anneme benzer. Tenim güneşte kolayca bronzlaşır. Kendimi anlatmayı hiçbir zaman sevmedim. Aynaya baktığımda gördüğüm şeyden çok, o aynanın arkasındaki hayatı düşünürüm. İnsanların benim hakkımda ne düşündüğüyle de fazla ilgilenmem. En azından öyle görünmeye çalışırım. Çünkü herkesin kendine itiraf edemediği birkaç korkusu vardır. Benimki yalnız kalmaktı. Yalnızlıktan korktuğumu kimseye söylemezdim. Hatta bazen yalnız kalmayı sevdiğimi söylerdim. İnsanlardan uzaklaşır, kulaklığımı takar, uzun yürüyüşlere çıkardım. Ama eve döndüğümde odanın sessizliği üzerime çöktüğünde, aslında sessizliği değil, boşluğu sevmediğimi anlardım Çalıştığım yer çok büyük bir yer değildi. Ama benim için önemliydi. Çünkü ilk kez kendi paramı kazanıyor, kendi kararlarımı veriyor ve hayatımın sorumluluğunu yavaş yavaş kendim alıyordum. Sabahları ofise girdiğimde ilk yaptığım şey bilgisayarımı açmak olurdu. Sonra kahvemi hazırlardım. Masamda küçük bir not defterim vardı. Her gün yapacaklarımı oraya yazardım. Bazen o listedeki hiçbir şeyi yapmak istemezdim. Ama yine de yapardım. Çünkü hayat bana çok erken bir yaşta şunu öğretmişti: İstemesen de devam etmek zorundasın. O gün de her zamanki gibi işe gittim. Saçlarımı toplamamıştım. Kıvırcık saçlarım omuzlarımın üzerinden aşağı doğru düşüyordu. Masama oturdum. Bilgisayarın açılmasını beklerken telefonuma baktım. Birkaç mesaj. İki cevapsız arama. Bir sürü bildirim. Hiçbirinin önemli olmadığını düşünüp telefonu masaya bıraktım. Dışarı baktım. Hava güzeldi. Güneş camdan içeri vuruyor, masamın üzerine ince bir ışık bırakıyordu. O an hayatımın ne kadar sıradan olduğunu düşündüm. Belki de fazla sıradan. İnsan bazen hayatının değişmesini istemez. Değişim korkutur. Ama bazen hayat, sen hazır olana kadar beklemez. İş çıkışı doğrudan eve gitmedim. Her zamanki gibi biraz yürüdüm. Kulaklığımı taktım. Müzik açmadım. Bunu da garip bulabilirsiniz. Kulaklığı takıp hiçbir şey dinlememek benim alışkanlığımdı. Sadece insanların benimle konuşmamasını sağlıyordu. Sokağın kalabalığı arasında yürürken etrafı izledim. Bir kadın elindeki poşetlerle koşuyordu. Bir çocuk babasının elini çekiştiriyordu. İki arkadaş kaldırımın kenarında kahkahalarla konuşuyordu. Herkesin bir hayatı vardı. Herkes bir yere yetişiyordu. Ben ise nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Sonra bir kitapçı gördüm. Durup vitrine baktım. Kitaplara her zaman ilgim vardı. Özellikle eski hikâyelere. İnsanların birbirlerinden sakladıkları sırları anlatan hikâyelere. Belki de bu yüzden bilinmeyen şeyler bana her zaman çekici gelmişti. Kapıyı açıp içeri girdim. Yaklaşık yarım saat sonra elimde bir kitapla dışarı çıktım. Gökyüzü kararmaya başlamıştı. Eve dönmek için yürürken fark etmeden eski sokağa girdim. Bura…